Çok evvel öğretilmiştir bize hangi rengi giymemiz gerektiği. Erkekliğimize, kadınlığımıza göre. Hep birileri söyler işte, bak şunu yap der, şöyle yap der. Bu tarihin insanlarla yaptığı gizli bir anlaşma gibi gelse de bize, yanılgı işte...

Garip anket soruları vardır örneğin hayatımıza bir şekilde giren. En sevdiğimiz rengi sorarlar bize. Cevap veremeyiz çoğu zaman. Gerek de yoktur; ama sevdiğimiz renklerin hikayeleri vardır. Bu aralar benim en çok civarında gezindiğim renk o kederli kırmızı. Yeni Türkü'nün, sözlerini Meral Özbek'in yazdığı Kalbim Kırmızı şarkısını ne zaman işitsem elim masamın üstündeki Ertuğrul Mavioğlu imzalı kitaba -Asılmayıp Beslenenler- gidiyor ya da Yıldırım Türker'in Gözaltında Kayıp, Onu Unutma'sına.

İşkence anıları ve kayıplar var o kitaplarda. Bazılarınızın geçtiği o karanlık yolları anlatıyor. Oysa adını hatırlayamadığım yazardan çaldığım o cümlede olduğu üzere, yolun sonu değildi, labirentte bir duvardı sadece o yıllar. Yıllar, hiç de içinden gelmediğim bir çevreyle tanıştırırken beni ben iki şey gördüm Diyarbakır'dan, Metris'ten, Mamak'tan, memleketin her yerine açılan o askeri ceza evlerinden çıkanların yüzünde. Bu, bugün ipodlara yüklenen şarkılarda anlamını asla bulamayacağı bir şeydi. Kederli bir şeydi belki; ama güzel havalar denli yakışıyordu o yüzlere. Peki ne oldu?

Bu eriyişin cinsi neydi diye soruyorum kendime. Babamın bana söylediği şey geliyor aklıma, değiştirmektense “entelektüel” olmayı tercih edişleri, yani bir sonraki kuşak, bedel ödemektense, başka bedeller ödemeyi tercih edenler. Şimdi bu iki kuşağın arasındaki farkları gözetirken hep, ağabeylerinin, ablalarının öykülerindeki korkunçlukları anlatırken yaşadıkları o itilmiş duyguyu anlayabiliyorum. Onlar mücadele etmeyen bir kuşak işte. Birçoğu bankacı, eczacı, sigortacı, reklamcı olan bu kuşak benim yaşımdakilerin anne ve babaları oldu zamanla... Çocuklarımızın nine ve dedeleri olacaklar. Mücadele edenleri zaten susturuldular bir köşe başında ya da susturulacaklar.

Bizim, daha doğrusu benim gibilerin, derdimiz tam da o insanların düştüğü o çukura düşmemekte. Labirentte bir duvarla yüz yüze kalan o özgürlükçü, devrimci ruhların kaldığı yerden, gerekirse biraz geri sarıp labirentte bir daha kaybolmak bizim elimizde. Elimizde kalacak kederli kırmızıya rağmen hem de.

Peki ne yapmalıyız? Nedir bizi birleştiren...

"Gençler, insanlığın bir alttürü değildir. Gençlik; o muhteşem araf, her şeyin mümkün olduğunun en derinden hissedildiği yerdir." diyor Yıldırım Türker. Ben ve yaşıtlarımın hayatlarına bakıyorum, hangi mümkünlerle yaşadığımıza... O eleştirdiğim kuşaktan, korkanlardan, sinenlerden, işin “cool” olan yanını gerçek ve mahalleli gülümsemelere tercih edenlerden daha bir utanır oluyorum.

Çünkü biz yokuz, bir yok oluşun eşiğinde, ayağa kalkan halkları sırf “Arap” oldukları için devrimci olmamakla suçluyoruz. Galeyan diyoruz, halkların başsız ayaklanmalarına. Başlara alışmışız. Eğerimizden bizi tutacak birini arıyoruz.

Bizler tarihin kuklaları, pimi çoktan çekilmiş melankoli ve yalnızlık bombaları, olağan kaybedenleriz. Hem de hiç savaşmadan. Bazı günler bakıyorum aynaya: Kaybedecek neyimiz var?

Bir şeyimiz yok. Biz gençlerin bu ülkede kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. Zincirlerimizden başka, ipodlarımızdan, sahte açılımlarımızdan başka kaybedecek neyimiz var sahiden?

Bir bakan çocuğunun gelip önümüze geçeceği şirket pozisyonlarından bahsetmeyin bana. Asla yapmak istemediğimiz işlerden, yürümenin zulüm geldiği sokaklardan da.

Biz hiçbir şeyi olmayan; ama her şeyi olan bir nesiliz.

Şimdi karar verme vakti. Kederli kırmızı mı, destelerce senet ve banknot mu?

Kederli kırmızı her daim tercihimdir, bir gün gülümseyecektir çünkü, en kederli yüzler bile.