Bu hükümetin gerçekten barışa niyeti var mı?
Galiba önce barıştan ne anladıklarına bir bakmamız gerekiyor.
Öcalan’ın aylardır avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmemesi ile övünüyor, bir de nispet yapıyorlar.
Hemen her gün onlarca BDP yöneticisi hapse tıkılıyor. Yine koskoca bir halk tehdit altında yaşatılıyor.
Askerler kendi yerleştirdikleri mayınları temizlemeden köyleri terk ediyor. Köylü çocukların ne zaman kollarının bacaklarının kopacağını bilmeden yürek tetikte yaşıyoruz.
O çocukların da büyüdüklerinde, kolları bacakları hâlâ yerindeyse dağlara çıkmaktan başka hiçbir seçenekleri olmadığını biliyoruz.
Hükümet, BDP ile görüşmeyi reddediyor. O partiyi ve temsil ettiklerini açıkça yok hükmünde sayıyor. Bu onlarca yıldır hayatımızı zindan eden savaşın nedenlerini ortadan kaldırmak için kendinden önceki hükümetlerden farksız, kılını kıpırdatmıyor. Ora insanının başını okşamayı bilmediği gibi ona hâlâ potansiyel düşman muamelesini reva görüyor. Ana dilini hâlâ pazarlık konusu ediyor.
Dolayısıyla Kürt halkıyla barışmak değil, onun burnunu sürtmek istiyor. Gururunu kırmak, özgüvenini zedelemek istiyor. Yenmek istiyor. Sırtını yere getirmek istiyor. Sesini kısmak, dilini lal etmek istiyor. 

Barış tehlikesi
Savaş hazırlığı, sansürüyle birlikte gelir. Savaşçı muktedirlerin kamuoyunu şehitlik mertebesinin kutsiyetine bir kez daha ikna etmesi, düşmanın canavarlığı üstüne dolduruşa getirip öfke ve nefreti körüklemesi sürecinde savaş karşıtı görüşler en iyi ihtimalle nanemolla demokratların mızmızlığı olarak yaftalanır. Bu savaş iklimini hazırlama aşamasında tehdit ve şantajlarla soluksuz bırakılan müstakbel şehit ve yakınlarının kafasında düşmanın cebren ezilmesinin şart olduğu konusunda en ufak bir kuşku yaratacak iletişim kanalları mümkün olduğunca sansürle tıkanır. Bu nedenle uygarlığıyla karşımızda sırıtaduran dünyanın en itici bulduğu kelimelerden biri BARIŞ olmuştur. Barışın savunulması, politik bir hareket olarak da en tehlikeli sistem karşıtlığı olarak görülür. Çünkü barışı savsöz olarak benimseyenler elbette sadece dünya üzerinde dostluk ve dayanışmanın sözcülüğünü üstlenmekle kalmayıp bütün sistemin işleyişini sorgulamakta, üstüne kurulu olduğu iktidar makinesini kurcalamaktadır. Kimi aydınlarını Barış davasından yıllarca hapiste çürüten bir babanın çocukları olarak bu dünyada savaş dilinin meşru, barış dilininse gayri meşru olduğunu iyi biliriz.
Barışın dili, tehlikelidir. Yeni bir dünya düşünü çerçevelediği için. Barışın dili, insanı düşlere çağırır. Her ‘barış’ diyen, bir ucundan, sınırları, askerleri olmayan bir dünya düşünü okşar.
Barışın dili, savaşçı muktedirlerin kâbusudur.
Başbakan’ın vatandaşları 90’lı yıllara dönmemizin nedeni Başbakan’ın liderliğindeki hükümetin Kürt halkına bakışındaki çarpıklıktır öncelikle.
Hatırlatmaktan usansam da yılmadan hatırlatacağım.
Şemdinli’de korkunç bir sınav veren hükümetin muradını Başbakan bir sözüyle açık edivermişti.
“Oradaki (Şemdinli’deki) vatandaştan tanık olarak istifade edemezsiniz. Çünkü her an tehdit altında. Orada bölücü örgütün istemediği bir şey söylerse yanmıştır.”
Kimi mucizelere inananlar bu sözler üstüne kıyamet kopacağını, bu kan dondurucu ayrımcılık dersinin hayatın her alanından yükselen tepkilerle karşılanacağını ummuştu. Oysa büyük ihtimal, bu ‘mantık yürütmesine’ halkının da hatırı sayılır bir kısmının aklı yatmıştı. Çünkü Erdoğan, savaş hali terimleriyle düşünmeye, o terimlerin dayattığı ruh haliyle korunmaya alıştırılmış bir halkın karşısında konuştuğunu biliyordu. Tabii ya, düşmanın sözüne güvenip, ona göre hareket edecek değiliz. Ne var bunda anlamayacak?
Başbakan’ın incilerini saçmasının üstünden birkaç gün geçmişti ki halk tarafından suçüstü yaka paça yakalanan astsubayların avukatları konuştu. Askerlerin avukatlığını emekli Yarbay Mehmet Göçmen ile birlikte yürüten Vedat Gülşen, astsubayların tutuklanmasını gerektirecek hiçbir vaka görmediklerini belirtti. “Tanık beyanları tek başına ceza tayininde delil olamaz” dedi. Zarar verilmek istenen Jandarma İstihbarat Timi’ymiş: “Kurum yıpratılmak istenmektedir. Kimin işine yaradığını da hep birlikte göreceğiz. Burada tüm milliyetçilere, devletine bağlı insanlara sesleniyorum. Oyuna gelmeyelim, bunlara (astsubaylara ve onlar gibilere) sahip çıkalım.”
Kahraman avukat sonunda baklayı ağzından çıkarıyordu: “Müvekkillerim lehine bilgi verecek, beyanda bulunacak tanık bulamıyoruz. Bölgedeki vatandaş tepki ve baskılardan korkarak lehimize tanıklık etmiyor. Ancak aleyhimize tanıklık eden, beyan veren birçok insan ortaya çıkabiliyor. Devlet aleyhinde tanıklık yapılması için vatandaşlara baskı var.”
Koskoca Başbakan dediklerine kefil değil miydi oysa?
Vedat Gülşen, aynı zamanda, o müvekkilleri aleyhinde tanıklık eden, onların arabasında silahları, bombaları, krokileri, ölüm listelerini bulan halkın da yanına bırakmamaya kararlıydı: “Ayrıca olayın meydana geldiği gün astsubaylara saldıran, devlete ait araca zarar veren, (Burada bir arazözden değil, bomba ve silah yüklü suikast aracından söz ediliyor.) aracın üzerine çıkıp Kızılderili dansı yapanlar hakkında delil topluyoruz ve bunlar hakkında dava açılabilmesi için gerekli yerlere başvurumuzu yapacağız.” 

Unutulası mı bu inciler?
Bu hükümet, bu Başbakan Kürt halkının oylarını da geçerli görmüyor elbet. Bu halk özgür iradeden yoksun. Bundan tanık olmaz. Seçmen olmaz. Kısacası vatandaş olmaz.
Bunlar Kızılderili. Vahşi yerliler.
Bu berbat noktada mevzilenip bakmayı sürdürdüğü içindir ki, bu hükümetin gördüğü, huzursuz-nankör-iradesiz-asalak bir halktan başka bir şey değildir. Onlara haddini bildirip zapturapt altında tutmaz, iplerini biraz serbest bırakırsan işte böyle bela olurlar.
İşte barışa ikna etmemiz gereken hükümetin Kürtlere ve Kürt siyasetine bakışı hâlâ budur.
Barışa daha çok yolumuz var.