Ergenekon operasyonları ve gözaltılarının başlaması ile, bu ülkede sokaktaki herkes gözaltı süreleri, yasak sorgu yöntemleri, kovuşturma ve yargılama esasları, yasadışı delil elde etme gibi, ceza ve ceza yargılaması hukukunun yıllardır tartışmakta olduğu temel birtakım problemlere aşina oldu. Bu konular neredeyse magazin programlarında bile konuşulan şekilde popülize edildi. Ben de bu meselelerden zaten böylece haberdar oldum:)
Dışarından sinema izleyicisi gibi, yıllardır filmi bitirdikten sonra bir iki yorumla savuşturup unutan insanlar, artık daha çok bir tiyatro seyircisi halini aldılar ve oyuncuların da etten kemikten insanlar olduğunu görebilme şansını böylece elde ettiler. Herkesin sahnede kendi oyununu oynamasına ise daha çok var.
Son on gündür yine kamuoyunun orta yerine aynı içerikte tartışılan, herkesin üzerinde meşrebince yorum yaptığı bir hukuk bombası daha düştü…
Bomba, etkisini, onlarca kişinin katliamından sorumlu tutulan ve bir köşede unutulmaya başlanmış Hizbullahçıların tahliyesi ile artırdı. Ve ‘bölücü teröristlerin’ de bu çerçevede tahliye olabileceği ‘dehşet’i, ‘rahatımızı bozmayın kamuoyu’ üzerinde beklenen -en fazla bir hafta sürebilecek- etkisini yarattı.
Neymiş mesele: Tutuklama sürelerini düzenleyen CMK 102 ve 252. maddelerin yürürlüğe girmesi ile, yine yasanın mecbur kıldığı şekilde tutuklu statüsünde yatan sanıkların tahliye olmaları.
Kamuoyu ve kamu vicdanı kavramları üzerine çok daha fazla ve kapsamlı yazılar yazmayı en azından kendime ve okuyucuya bu kavramlarla ilgili sorular sormayı düşünüyorum. Şimdi ise; Buradaki işim CMK 102 ve 252 değişikliğinin ne anlama geldiğini kendi ‘kamuoyuma’ anlatmaya çalışmak:
Konu üzerinde düşünmeye çalışırken üç tane temel başlığımız olacak:
1- Makul sürede yargılanma hakkının ihlalinin vicdanı ve hukuki sonuçları
2- Masumiyet karinesi bağlamında suçlu-masum arasındaki ayrım öncesi, hakkı korumanın insan hakları açısından gözetimi
3- Ve sistemimizdeki asıl problem: eşitlerin eşitsizliği meselesi
Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşme çerçevesinde tanıdığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi, uluslararası yargılama ve iç hukukta sözleşmeye uygunluk denetimi yapan bir mahkeme mevcut. Bu sözleşmenin esaslı ve Türkiye’den yapılan başvuruların çokça dayandığı maddelerinden biri de adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesi. Yazımızda kullanacağımız materyal anlamında; Ne diyor efendim:
1. Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır.
AİHM, Türkiye’yi, birçok kararında, makul sürede yargılanma hakkının ihlalinden dolayı tazminata mahkum etmiş. Makul sürede yargılanma hakkı, ceza hukuku açısından, sanığın -tutuklu ya da tutuksuz- yapılan yargılanmasının en kısa sürede bitirilmesini ifade eder. Neden? Sanık yargılamanın sonuna kadar zan altındadır, ithamla yaşamaktadır, belki cezaevindedir ve kendisine ne olacağını yargılama sonuna kadar bilememektedir. Bence ‘bilme hakkı’.
2. maddede bahsedilen masumiyet karinesi; ceza hukuku sistemimizin de temel ilkelerinden biridir. Bu çerçevede makul sürede yargılanma hakkının önemini anlatmaya çalışayım; Suçluluğu, yargılanma sonucu sabit olana kadar, herkes masumdur. Faraza da olsa masum şahsı -gerçekte- suçlu duruma getirecek yol ise belli: Hukukun belirlediği sınırlar içinde sanığın yargılanması, suç işlediğinin sabit olduğu kararı verilmesi ve bu kararın da yüksek denetim organından geçerek kesinleşmesi. Kamu vicdanı ancak o zaman bu şahsı suçlu ilan edebilecektir.
Demek ki; isterse ‘içeride’ yirmi yıl tutulsun, nihai karar ile suçlu olduğu sabit olmayan herkes masumdur. Makul sürede yargılanmayı talep etmesi gereken ya da fayda anlamında bu ilkeden nasibini alacak iki taraf var; bizzat sanık ve kamu vicdanı.
Sanık kendini aklamayı hayal edecek, kamu vicdanı da ya suçsuzluğun anlaşılması karşısında sanığını arasına tekrar alacak ya da suçluluğun ortaya çıktığı durumda, cezasından haberdar olup, kısa sürede rutin hayatına rücu edecek. (‘Kamuoyu’ ve ‘kamu vicdanı’ tarafımdan aynı anlamda kullanılmak istenmektedir, meselinin vehameti açısından)
Tutukluluk süresi dediğiniz şey, isnat olunan suçun ağırlığına göre, yargıladığınız şahsı bir cezaevinde özgürlüklerinden yoksun bırakma demektir. Sanık yargılamanın bir aşamasına kadar, belki karar kesinleşinceye kadar belki de makul bir süre geçene kadar tutuklu kalacak, hüküm kesinleştikten sonra da mahkum olursa yattığı süreler aldığı cezadan düşülecek, yok beraat ederse yattığı süreleri devlet ona borçlanmış olacak.
Beraat etmiş ya da suçsuzluğu yargılanma sonunda ortaya çıkmış tutuklu sanık, yattığı süreleri devletten alacaklı olacaktır. Masum şahıs, devletten, özgürlüğünün alacaklısı kamu vicdanından da hem zan altında yaşadığı sürenin ve hem de tutuklu kaldığı sürenin alacaklısı olacak.
Borcumuzun ağırlığını belirleyecek olan, yargılanma ve tutuklu sürelerinin kısa ve uzunluğu ile ilgili gösterdiğimiz tepkiler olacak. Ama ceza yargılaması sistemimizdeki asıl mesele tam da bu değil aslında; Benim vicdanımın rahatını bozan şey daha da başka;
CMK 102. Maddesinde düzenlenen tutukluluk süreleri ağır ceza mahkemesinde görülen işlerde en çok iki yıldır. Bu süre zorunlu hallerde (zorunluluğun taktiri yargılayana ait) gerekçesi gösterilerek uzatılabilir, uzatma süre toplam üç yılı geçemez. Madde, devamı paragrafında da uzatma kararlarının cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafinin görüşleri alındıktan sona verileceğini söylüyor. Tahmin edeceğiniz sanığın ve müdafiin görüşünün kararda etkili olduğu pek görülmüş şey değildir.
Yasa koyucu bu değişikliği yaparken AİHS’nin ve AİHM’nin bu konuda verdiği kararları da dikkate aldığını görüşmeler esnasında söylemiştir. Buraya kadar sorun yok diyelim:
Yasa görüşülürken yapılan bir diğer değişiklik CMK 250. maddeye ilişkin idi. Bu madde ile bilindiği üzere eski adı DGM olan olağanüstü yargılama mahkemeleri ortadan kaldırılarak yerine ağır ceza mahkemesi adı altında yargılama yapan ama yargılama esas ve uygulamaları, bu madde ile genel yargılama sisteminden ayrılarak belirlenmiş mahkemeler ortaya çıkarıldı. DGM’lerin tabelaları indirilerek ağır ceza mahkemeleri ismi ile ad değiştiren bu mahkemeler, CMK yasasının içine bir ek madde konarak yine olağanüstü yargılama makamları olarak takdir gördü.
Tutuklama sürelerini düzenleyen 102. madde tabi ki ‘devlet aleyhine işlenen suçlarda’ tutuklama sürelerinin makullüğü açısından yasa koyucuyu kesmediği için, CMK 250’ye göre yargılama yapan mahkemelerde tutuklama sürelerinin Türkiye Cumhuriyetinin diğer mahkemelerinde uygulanacak sürelerin iki katı olacağı genel hükmü ile tekrar tadil olundu.
Yani CMK 102. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen genel tutuklu kalma süreleri, sanık (dava sonuna kadar masum) CK 250’ye göre yargılanması gereken bir kimse ise; iki ile çarpılan tutuklu kalma sürelerine peşinen ve öncelikle mahkum edilmiş oldu.
1- makul sürede yargılanma hakkı 2- masumiyet karinesi, 3- eşit yurttaş hakları. başlıklarıma tekrar döndüm;
Sayın kamuoyu, sayın kamu vicdanı; sanık ile siyasi, duygusal, kişisel ya da siyasi her türlü bağı kurma hakkına sahipsin. Ama hukuku tartışmak için, hukukun kuralları ile ilgili itirazlarda bulunabilmek için ya tümden sistemi tartışman gerekir ya da ölünceye kadar susman.
Sanık masum ise, hangi mahkemede yargılanırsa yargılansın masumiyet karinesinden faydalanacaktır; o halde kendini yargılayan mahkeme numarasının 1 olması durumunda ona en fazla üç yıl 2 olması durumunda çarp iki ile, o kadar mahpus yatma süresi koyman, koyulmasını savunman ne kadar adil ise bugün başına gelen de o kadar adildir.
Sözün özü şudur: tahliyelerde tartışılacak olan tek şey tutukluluk sürelerini neden bu kadar uzun tuttuğunu yargıya sormaktır. İşimize gelsin ya da gelmesin hakkında hüküm kurulmadan on yıl gibi uzun bir süre tutuklu bulunan sanıklar, yasal düzenlemenin de ötesinde bir süre hürriyetlerinden mahrum bırakılmışlardır. Tahliyelerinde tartışılacak bir husus yoktur. Yargılanmalarının bitirilmemesi, işin sündürülmesi ise bana sanığın bir polis ya da bir faili meçhul cinayet suçlusu olduğu durumlarda hep yaşanan ve herkesçe bilinen bir şeyi hatırlatıyor; zamanaşımı hep onların lehine işler.
On yıl sona katillerin dışarıya çıkmasının sebebi bu garabet yasal sistem bile değildir. Kendi yarattığı hukuk sistemine bile yabancılaşan, içinde yargının, siyasi iktidarın, bürokrasinin, posta idaresinin, adli tıbbın, kalemdeki katibin, cezaevi infaz koruma memurunun bulunduğu devasa bir sistemdir. Kamu vicdanı soruyu nereye ve nasıl sorması gerektiğini iyi düşünmelidir…
- - - -