Güneydoğu ve Doğu'nun her il sınırında on binlerce döşeli mayın üstünde yaşarken akıllı ve etik çerçevesi sağlam çözümler üretilebilmesi çok güç.


Ajanslar, şu kıyamet günlerinde fazla ilgi çekmeyecek bir haberi bu fotoğrafla birlikte servis etti. Mayına dayanıklı ‘kirpi’ler tek tek test ediliyormuş. Kirpiler, Türkiye’nin ilk mayına dayanıklı araçlarıymış. Manisa’da oluşturulan özel parkurda test edilip işbaşı yapıyorlarmış.
Ne güzel, ne ferahlatıcı bir haber. Kirpiler de sevimli doğrusu. Ailecek üstüne atla, pikniğe git.
Müstafi Genelkurmay Başkanı Koşaner’in ses bantlarıyla mayın belası bir kez daha gündeme geldi. Astlarına fırça çekerken gizlice kayda düşmüş konuşmaların ‘özeleştiri’ olarak yaftalanması Türkçenin son yıllarda iyice yaygınlaşan kavram sekmelerine güzel bir örnek.
Koşaner, yıllarca yazdığımız için TSK’yı ve askerliği halkın gözünden düşürdük gerekçesiyle mahkemelerde helak olduğumuz gerçekleri bir bir sıralıyor. Basınımızda ya ‘itiraf’ ya da ‘özeleştiri’ olarak adlandırılıyor bu durum. Oysa yapılan, yen içinde kalması tasarlanmış bir konuşma. Zaten söz konusu edilen haltlardan haberi olan, bizzat sorumlu olanlara yönelik. Biz namertlere kadar ulaşacağının hiç düşünülmediği besbelli. Durumu ille adlandıracaksak, suç ortakları arasında kuytu hesaplaşması diyebiliriz. Ama ne fark eder? 

Mayın kazaları
Koşaner o kirli kayıtta, “Huduttakinin bile işareti yoktur. Adam gidiyor basıyor, haberimiz yoktu. Bunları kim döşemiş; biz. Şimdi ben desem ki yetkililere: Yahu bizimkiler mayın döşemişlerdi, 10 sene evvel, 20 sene evvel, başıboş bırakıp gitmişler. Ne derler? ‘Döşerken aklınız nerdeydi’ derler. Maalesef yine döşeyen biziz.” diye anlatıyor asker, sivil her yıl onlarca insanın ölümüne neden olan mayınlar karşısındaki acizliğini. İkinci duyurulan kasette de son dönemde biraz daha mantıklı hareket ettiklerini dile getiren Koşaner, eskiden arazi taraması yapmak için kalabalık taburları araziye dizdiklerini belirtiyor. “Bu arada 10 kişi mayına basıyordu, 5 kişi bilmem ne yapıyordu. Hiçbir şey bulamayıp verdiğimiz zayiatla kalıyorduk.”
Müstafi başkomutanın sözünü ettiği zayiat, bu memleketin çocuklarıdır. Sözünü ettiği mayın ‘kazaları’nı da ısrarla PKK’nın marifeti olarak ilan etmiş olan da anlı şanlı TSK’dır.
Hatırlayalım.
Resmi bilgilere göre, Türkiye’de anti-personel kara mayını 1956 ile 1969 yılları arasında ‘yasadışı sınır geçişini’ engellemek için sınır bölgelerine döşenmiştir. Türkiye’de döşeli olan mayın sayısı TSK verilerine göre 981 bin 790’dır. Bunların 615 bin 419’u Suriye sınırında bulunmaktadır. Gerçekten de Türkiye-Suriye sınırındaki 3.5 milyon dönüm büyüklüğündeki arazi, mayınlarla döşeli olduğu için tarıma kapalı.
89-92 yılları arasındaki dört yıllık dönemde Doğu ve Güneydoğu’da bulunan güvenlik tesislerinin etrafına 39 bin 569 mayın döşendi. 

Kuşatılmış köyler
Oysa sivil kaynaklar, Türkiye’de anti-personel kara mayınlarının yalnız sınır bölgelerine değil, sınırlardan uzak bazı sivil yerleşim birimlerine de döşenmiş olduğu konusunda bilgiler sunuyor. Hali ‘olağanüstü’ bölgede, yani ‘ora’da ‘güvenlik’ gerekçesiyle çoğu yakılarak boşaltılan köylerin etrafına mayın döşenmiş olduğu, bunun da zorunlu sürgünden köylerine dönmeye niyetlenenler açısından korkunç bir tehlike yarattığı bilinmekte.
Nitekim 2002 yılında mayın nedeniyle 23 kişinin hayatını kaybettiği, 25 kişinin de yaralandığı kayıtlara geçmişti.
Mayından sağ çıkanların tedavi ve rehabilitasyonları için yeterli merkez olmadığı gibi bu da zaten altından kalkılamayan bir masraf olarak algılanıyor.
Mayınlı alanların etrafında sivilleri koruyucu herhangi bir önlem bulunmadığı için doğal bir afet gibi yakalayıveriyor kurbanlarını. Çoğu yerde tarım alanlarıyla mayınlı alanlar iç içe olduğundan tarlasında çalışırken havaya uçan, ölen ya da yaralanan köylülere de sıkça rastlanıyor.
Rahatlıkla tahmin edebileceğiniz gibi, bu konuda yeterli bilgiye sahip olabilmemiz imkânsız. Gerekli dökümlere ulaşamıyoruz. Kurban sayısı da, döşenmiş ve stoklardaki mayın sayısı da biz siviller açısından ulaşılması güç bilgiler. Çünkü anti-personel kara mayını hakkındaki bilgiler ‘güvenlik’ nedeniyle bizden korunuyor.
Korumak için, bir karışını kimselere kaptırmamak için toprakları ekilip biçilmez, basılıp geçilmez hale getiren, bıraksalar vatanı dev bir mayın tarlasına döndürmeye ant içmişlere karşı örgütleniyor dünya. Bu mayınların şu ya da bu nedenle vazgeçilmez olduğunu düşünenlerin karşısına, silahlı çatışmalarda tarafların savaş yöntem ve araçlarını seçme haklarının sınırsız olmadığına dair uluslararası insani hukuk ilkesini dikiyor. Kolu-bacağı kopuk çocuklar doldurdukça gözerimini, barışın barış olmayacağını hatırlatıyorlar. 

Kalıcı tarlalar
Ama bir karışını bile kaptırmayız diye diye yalnız Suriye sınırında değil, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun hemen her il sınırında on binlerce döşeli mayın üstünde yaşarken akıllı ve etik çerçevesi sağlam çözümler üretilebilmesi çok güç elbet.
Türk Silahlı Kuvvetleri, iç düşmanlarından korumak için vatan topraklarını ölüm tarlasına çevirirken bu durumun kalıcı olacağını, olması gerektiğini düşünüyordu demek.
Aynı toprakları mayınlardan temizlemenin ne kadar masraflı ve kendi yeterliliğini aşan bir iş olduğunu belirtirken bir rahatsızlık duyduğunu görmüyoruz.
Dili mayınlı, toprakları mayınlı, hayatları serapa mayın yarası insanlara yine söz düşmüyor.
Onların duyuramadığı seslerine kulak vermek bile mayınlı bir araziye adım atmak oluyor.
Toplum olarak hayatımız ise mayınlı topraklarda amok koşusu.
Şimdi bu kirpiler, anlaşılan askerlerimizi koruyacak. Ne güzel. Ama o topraklarda yaşayagelen küçük çoban çocukları birer-ikişer havaya uçacak.
Mayınlı topraklara barış bu kirpilerle gelmeyecek.