Halkını Düşünmek

Bir halkın veya bir devletin kaderi bir kişinin iki dudağı arasında olmamalı. Aklınıza kim geliyorsa…

İnsanlar geçim derdindeyken iş ve aş ararken; fabrikalar açmak yerine kapatılıyor veya satılıyorsa; tarım alanları yılda iki üç kez ürünle dolması gerekirken, kaderine terk ediliyorsa; insanlar geçim derdinden intihar ediyor veya cinayetler işliyor ve hiçbir sorun yokmuş gibi: ‘Suriye Halkı, Şam rejiminin zulmü altındaymış…’ Suriye halkı zulüm altında değil. Türkiye’ye dağılmış paşa paşa yaşıyorlar. İntihar eden bir Suriyeli yok. Eşini öldüren bir Suriyeli yok.

Peki, geçim sıkıntısı çeken asgari ücretliler, emekliler, işsizler, öğrenciler ve dank edinceye kadar bir şeyin farkına varamayan köylüler, Suriyeli mi?

Ya orta ölçekli işletmeler ve tarımsal üretim yapanlar hangi ülkeden kredi aldılar da ödeyemiyorlar. Suriye’den değil herhalde.

Suriye de Osmanlıcılık oynamak ne kadar mantıklı. Hangi aklın ürünü? Amacımızın Suriye’nin toprak bütünlüğü olduğu defalarca açıklanmış olsa da sanki ‘şöyle bir deneyelim, ya tutarsa’ misali geçici bir direnç ama kalıcı bir gürültü gösterildiğini düşünüyorum. Ama ne pahasına… İçeride her şey güllük gülistanlık olsa… Kararlar meclisten çıksa, basın özgür olsa, adalete güven duyulsa, devletin hiçbir örgütün ve cemaatin çiftliğine dönüşme ihtimali düşünülmezse, uluslar arası itibarımız olsa, halkın geçim ve seçim sıkıntısı olmasa…

Binlerce savaş makine ve teçhizatlarının Suriye’ye sevk edilmesinin maliyeti bile bir kesimin dertlerine deva olabilecek mahiyette ekonomik güç kaybıdır. Sadece orada değil bir de resmi kayıtlara göre içeride dört milyon Suriyeliyi de beslemekteyiz. Kimilerince resmi olmayan göçmen sayısı altı milyondan fazladır. Her ortamda da övünülecek bir gurur tablosuymuş gibi Suriyelilere harcanan 40 milyar dolardan bahsedilmektedir. Ne hikmetse iki yıldır bu para miktarı hiç değişmemektedir. Ya gelecek olan tepkilerden dolayı daha da artmış olan harcama gizlenmekte ya da Suriyeliler artık üretmeye başladılar ve hatta bütçe fazlası bile vermekteler(!). Bir ihtimal daha yok. Adamlar taş, toprak yiyecek değiller ya.

Dünyanın en güçlü on ikinci ordusunun Türkiye’de olduğunu okumuştum birkaç hafta önce. Ordunun bu gücü caydırıcılık amaçlı olması yeter de artar bile. Bu orduyu dünyanın en güçlü ordusu haline getirmek bile mümkün. Ya sonrası. Halk açlıktan kırılırken dünyanın en güçlü ordusuyla övünmek karın doyurmayacaktır. Bu gücün ayakta kalabilmesi için ekonomik açıdan da aynı derecede güçlü olmak şarttır. Fakir ülkenin sahip olduğu güçlü ordunun ömrü olmaz.

Aklımızı ve gücümüzü insanlığa harcamaya yöneltmediğimiz sürece, insanlar arasında ayırım yapabileceğimiz bahaneler çok olur. Zulmü araç olarak kullanmak olağanlaşır. Birinin zulüm ettiğini ileri sürersiniz, diğerinin dinsiz olduğunu, başka birinin senin mezhebinden olmadığını, onların senin cemaatinden olmadığını geçerli sebep görmenin hiçbir hukuki dayanak istemediği gibi, saldırmak için de ‘dur’ diyecek kimse olmayacaktır. Dur diyecek olan, tarafsız, özgür ve vicdani eğitim verecek kurumlardır. Eğitim kurumlarını dini bir görüşün çiftliğine çevirmek, vicdan sahibi insanların yetişmesine engel olacaktır. Vicdansız insanların yönettiği bir dünya, bugünden farksız olmayacaktır.

Yemen’de açlıktan ölen binlerce insan var. Ya da bazılarının ilgi alanına girsin diye, onların da Müslüman olduklarını söyleyeyim. Yetmez mi, yardım etmek için. İlle de Sünni olduklarını ispatlamaları mı gerekiyor ölümlerine üç beş saat, üç beş dakika kala.

İslam Ülkeleri deyince, İslam toplumunda bile güven vermeyen bir topluluk akla geliyorsa, varın Hıristiyan ve diğer din mensubu kitlelerdeki intibamızı (izlenimimizi) siz hesaplayın. Ortadoğu’da birbirine komşu olan İslam ülkelerinden hangilerinin birbirinin dostu olduğunu, barış içinde dayanıştıklarını söyleyebilirsiniz. Hem Arap hem Müslüman olan ülkelerin sayısı ondan fazladır. Neden bir değil? Ve bunların Ortadoğu’da hangi gerekçelerle farklı devletler haline geldiklerini hiç düşündünüz mü? Hatta fırsat buldukları ilk anda bu devletler içinden, bir bu kadar daha devletin çıkması normal görülecektir. Çünkü krallaşmanın getirileri, millet menfaatlerinin de, din gereklerinin de üzerinde görülen bir bencilliktir. Krallaşmak, ölünceye kadar sorgusuz sualsiz, millet sırtından geçinme olduğunu bilmektir. Krallaşmak, eğitime gerek duymadan, babadan oğula sorunsuz aktarılacağını kabullenmektir. Kendini halktan üstün görmektir. Kendini devletle eşdeğer görmektir. Elbette buna özenenler olacaktır. Son örneği Libya’dan seyredelim. Aman efendim bunlar dış güçlerin işleri, deyip falan filana sığınmayalım. Elbette dış güçler bölünmeyi isteyecektir. Önemli olan senin milletini satmamandır. Sen satarsan, çanak tutan çok olacaktır.

Kanaatimce, devlet başkanları için söylenebilecek bir özet gerekirse: Kendini düşünüyorsan savaş çıkarırsın, halkını düşünüyorsan barış içinde yaşatırsın, insanlığı düşünüyorsan yardımsever olursun.

Bizdeki Arap sevdalılığı ne yönde tezahür eder, bilemeyiz. Bilemez miyiz? Biliriz. Biliriz de sözün gelişidir, ‘bilemeyiz’liğimiz.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >