Reklamlar, zeitgeist'ın aynasıdır. Nitekim, bu topraklarda, ahir zamanın özeti, 'ölüm satar'dır.

Bu fotoğraf, bir reklam ilanının görseli.
Benim gibi ilan sayfalarını algılamadan çeviriyorsanız kaçırmış olabilirsiniz.
En az elli yıl öncesinin seçkin bir eviçinden bir enstantane.
Film duygusu yaratılmak istenmiş besbelli.
Duvar kâğıdı, Dario Argento’nun bayılacağı türden; gerilimi kendinden. Orta yaş kuşağının güngörmüş kesiminin kâbuslarına yakışacak bir seçim.
Yerde, tekmelenip devrilmiş sandalye, bakmamız gereken ürün. Kapalı dünyalar kadar çirkin; derisiyle, oymalı kakmalı ahşabıyla ‘nostaljik’ bir eşya.
Üstünde bir çift ayak sallanıyor. Sandalyeyi tekmeleyen ayaklar. Iskarpinler de tanıdık. Şehirlilerin anaları giymiştir bu modelden.
Müntehir Hanım’ın iskarpinlerinden orta yaşa merdiven dayamış olduğunu tahmin edebiliriz. Pek mazbut, pek kibar ayakkabılar. Hanımefendi, pırıl pırıl iskarpinlerle dolaşılan evinden, asri hayatından boşanarak arzu nesnesine tekmeyi basıvermiş.
Zaten, ‘Bir ömre sığmayan mobilyaların adresi’ymiş tanıtılan. Yazıma reklam almış olmayayım diye dükkânın adını sildim. Bu nostalji meselesi, dükkânın sitesinde uzun uzadıya işlenmiş; eski eşyaların büyüsüne bolca vurgu yapılmış.
Bu reklamı ilk düşünen çok heyecanlanmış olmalı. Şimdiye dek denenmemiş bir tarz. İngiliz reklamlarının buz gibi yırtıcılığını, saldırgan mizahını hatırlatıyor.
Ama mesajı, biz eski eşyanın heyecanlandırmadığı sıradan insanlar için hiç de sarih değil.
Eşyanın sahibi, ömrüne sığdıramadığı için mi tekmelemiş o sandalyeyi? Ya da elden düşme eşyaların ardındaki hayat hikâyeleri mi hatırlatılıyor bize? “Bakın şu gördüğünüz sandalye bir kadının darağacıymış. Vaavvv. Bu hayat ne zengin” gibi.
Bunu bilemeyeceğiz. Ama beni mülkün ölümle ilişkisi üstüne düşüncelere sevk ediyor. Belki ticarete yönelik bir ilan değil de bir memento mori. Bize ‘Bir gün öleceğini hiç aklından çıkarma’ demeyi amaçlıyor belki.
Ama belki de bir reklam dehasıyla karşı karşıyayız.
Reklamlar, zeitgeist’ın aynasıdır.
Nitekim, bu topraklarda, ahir zamanın özeti, ‘ölüm satar’dır.
Ölülerin, linç görüntülerinin, yanmış, paralanmış bedenlerin erotize ettiği insanların nabzını tutuyor.
Bize nasıl bir çağrısı olduğunu tam olarak anlayamasak da (Ölmeden alın? Şık intiharlar yaşayın? Allah güzel koltukta öldürsün? vs.) kurnaz reklamcının yaratıcılık sınavına maruz kalırken tıkanıp kalıyoruz.
Her gün onlarca kadının kendini astığı, yüksek bir yerden attığı, sözgelimi Batman’da değil nasılsa, bu dükkân. Her gün onlarca kadının erkekler tarafından yok edildiği, kadın katliamı yaşanan bir ülkede de değil besbelli. Böylesine pişkince ‘espri’ üretebildiğine göre.
Ölüme tapanlar diyarında ölümün cazibesiyle çerçevelenmiş bir arzu nesnesine çağırıyor bizleri.
Evet, doğru. Ölüm, satar.
Hele kadının ölümü. Sırtından bıçaklanmış kadın ölüsü resimleriyle bizi terbiye etmeye çalışmıyor mu kimi muktedirler? Ölüm, kimilerince tek çözümü değil mi dibe vurmuş hayatımızın?
Eşya da tanıktır. Elden ele bin bir hikâye yüklenerek gezinen onca eşya.
Memleketimizde ticaret bile ölümün cazibesiyle soluklanıyor.
Bunu da gördüğümüz iyi oldu.