12 HAZİRAN SEÇİM NOTLARI - 5
Erdoğan, geçmişe eleştirel bakarak dersler çıkarmalı ve yeni anayasayla Kürt sorununda barış devrini açabilmeli. Tarihe ancak böyle geçilir, ‘Beni sevmeyen ölsün!’ zihniyetiyle değil
Başbakan Erdoğan geçen gün partisinde seçim sonuçları görüşülürken demiş ki:
“Neden daha fazla oy alamadık?..”(*)
Hani bir deyiş vardır, Allah gözünü doyursun diye...
Tayyip Erdoğan’ın seçim sonuçlarına ilişkin tepkisi bana bu sözü hatırlattı.
Üst üste üç seçim zaferi...
Ve yüzde 50 oy!
Daha ne olsun.
Böylesine bir başarıya rağmen daha hâlâ yetkili organlara talimat veriyor, neden daha çok oy alamadık araştırılsın diye...
İşadamları nasıl kâra doymazsa, anlaşılan, Erdoğan da oya doymuyor.
Niçin?
Bu sorunun karşılığı bana Nilüfer Göle’nin seçim öncesi Ak Parti’yle ilgili bir değerlendirmesini anımsattı.
Şöyle demişti:
“AKP yüzde 100 olmak istiyor. Sıfır hata... Çoğunluk demokrasisi... ‘Beni sevmeyen ölsün’ diyor. Oysa herkes seni sevecek diye bir şey yok. Demokrasilerde sevilmemeyi, farklı değerlendirmeleri, haksız da olsalar, kabul etmeyi bilmek lazım. Bugün Türkiye, çoğunluk demokrasisi eğiliminden yara alıyor. Türkiye’de azınlık haklarını da güvence altına almak gerekiyor. Çoğunluk istikrarından vazgeçmek, ille de azınlıklar nedeniyle parçalanmak anlamına gelmiyor.” (**)
Göle böyle demiş.
Erdoğan gerçekten yüzde yüz olmak mı istiyor?
Bu konu 12 Haziran öncesinde fazlasıyla günceldi. Erdoğan’ın iktidar hırsı ve iktidarı kullanma tarzı otoriterlik eğilimleriyle birlikte eleştirileri de besliyordu.
Erdoğan’a yönelik bazı eleştiri ve örneklerde haklılık payı, bu köşede de yakın zamanda birçok kez belirtildiği gibi büyüktü.
Tayyip Erdoğan’da, kendisi ne kadar kabul etmese de, gerçekten “Beni sevmeyen ölsün!” diye tarif edilebilecek üstü örtülü bir kibir yok denemez.
İktidarı seviyor.
Kullanmaya da bayılıyor.
Ama bu arada belirtmekte yarar var. Allah için, iktidarı sadece kendisi için değil, örneğin Özal gibi iş yapmak için de istiyor. (Hiç kuşkusuz önemli işler de yaptı 2003’ten itibaren...)
Eleştiriden hazzetmiyor.
Erdoğan’daki bu otoriter eğilimler 2007 sonrası, ikinci iktidar dönemiyle birlikte daha belirginleşti.
Büyük seçim zaferleriyle gelen ikinci iktidar dönemlerinde, neredeyse her lidere musallat olan kendi kendisiyle dolu, eski deyişle meşbu olma hali Tayyip Erdoğan’da da 2007’den itibaren kendini belli etmeye başlamıştı.
Ve özellikle ikinci dönemin son birkaç yılında Erdoğan’ın medya ve iş dünyası üstündeki gölgesi koyulaştı. Bu çevrelerde tedirginlik ve korku gitgide büyüdü.
Bu durum temelsiz değildi.
Somut nedenleri vardı.
Demokrasi, hukuk devleti ve özgürlükler düzeni açısından olumsuz bir tabloyla karşı karşıya kaldı Türkiye...
Erdoğan bunu kabul etmedi.
Olabilir.
Ama tablo parlak değildi.
Şimdi ‘üçüncü dönem’deyiz.
Üstelik yüzde 50’lik bir dönem!
Elbette Türkiye kötüye gidiyor olsaydı, bir iktidar partisi her iki seçmenden birinin oyunu alamazdı.
İşler bu ülkede iyiye gittiği içindir ki, Erdoğan’la Ak Parti’ye sandıktan yüzde 50 oy çıktı.
Muhalefet, en başta CHP, kitleler nezdinde “Çözümün anahtarı bendedir” güvenini yaratamadığı içindir ki, Erdoğan üçüncü kez büyük bir seçim zaferi elde etti.
Ama durun.
Bu demek değildir ki, Türkiye’de her şey güllük gülistanlıktır.
Hayır değildir, olamaz da.
Türkiye’nin aş, iş ve yoksulluk sorunları devam ediyor. Barış, demokrasi ve hukuk devleti ile ilgili dertler siyaset gündeminin başındaki yerini hiç kuşkusuz koruyor.
Bu nedenledir ki:
Tayyip Erdoğan, hem yakın geçmişe eleştirel bakabilmeli, hem bundan dersler çıkarabilmeli, hem de bu üçüncü döneminde yeni anayasa ve Kürt sorununda barış devrini açabilmelidir.
Tarihe ancak büyük harflerle böyle geçilir, ‘beni sevmeyen ölsün!’ zihniyetiyle değil.
Seçim notlarının altıncısı yarın.
_____________________
* Abdullah Karakuş’un haberi, Milliyet, 16 Haziran 2011, s.18.
** Tuğba Tekerek’in haberi, Taraf, 4 Haziran 2011.