12 Haziran seçimleri, beklenen şekilde sonuçlandı ve seçmen, üçüncü AKP dönemine de vize verdi. Açık ki, iktidarda kaldığı süreçler boyunca oy kaybetmek şöyle dursun oylarını artırarak iktidardaki pozisyonunu koruyabilmesi bakımından 12 Haziran seçimlerinin tartışmasız galibi AKP olmuştur. Ve zaten dikkat edilirse, siyasi parti temsilcileri ile yorumcuların tartıştıkları, AKP’den ziyade, seçimlerin diğer partilerde yol açtığı sarsıcı gelişmeler oluyor. Ancak seçmenin AKP yönündeki ısrarlı ve “istikrarlı” tercihinin, siyasetle ilgili herkes tarafından iyi analiz edilmesi zorunlu, öğretici bir anlamı bulunduğunu kaydetmek gerekir.

Sonuçları Tayyip Erdoğan’ın “karizması” ile izah etmek, en yaygın görüş. Kitleleri kucaklamadaki yeteneği, siyasi öngörüleri ve hitabetine vurgu yapan yorumlar yapılıyor. Fakat bence asıl püf noktası, daha derinliklidir ve şudur: Türkiye toplumu kurulu statükonun “tedricen” değiştirilmesini, reforme edilmesini istiyor ve bu yönde en güçlü iddianın sahibi olan partiye destek veriyor. Hatırlayalım; Tayyip Erdoğan’ın kısır çekişme ve polemiklerin ötesinde seçim meydanlarında en çok dillendirdiği konu, kendisinin demokratik değişimden, hak ve özgürlüklerin gelişmesinden, diğer partilerin ise “statükonun” sürmesinden yana olduklarına dair verdiği mesajlar idi. Bu ve diğer konularda iddialarının ne denli sahibi olduğu, olabileceği kuşkusuz tartışılabilir; ancak bu yönde verilen mesajların seçmen nezdinde etkili olduğu ortada.

Malum, CHP, Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte “yeni CHP” söylemi ve sınır tanımayan vaatleri ile etkili olmaya çalıştı. Kılıçdaroğlu denilebilir ki tek başına bir gayretin sahibi oldu. Fakat ciddi bir inandırıcılık sorunu vardı. Özellikle “yeni CHP” söyleminin ayakları havada idi. Baykal döneminde olduğu gibi askerle paralel konuşan, “rejim tehlikede” konseptiyle siyaset yapan bir üslup ve tarzdan ziyade işsizlik, yoksulluk konularında mesajlar vermesi seçmenin “yeni CHP” söylemine itibar etmesi için yetmedi ve yetemezdi. Ergenekon sanıklarını meclise taşıyan bir CHP’de ne, ne kadar değişmiş olabilirdi ki? Bunun yanında, seçim meydanlarında bir tek kere dahi “sol”, “sosyal-demokrat” mesajlar verilmemesi, “yeni CHP” derken neyi kastettiklerini kendilerinin de bilmediklerini yeterince açık ortaya koydu ve insanlar da bunu gördüler.

CHP’nin oylarının birkaç puan artması kendileri adına bir “başarı” addedilebilir elbette. Siyasilerimizin rakamları kendilerine yontarak yorumlama konusunda Süleyman Demirel’den miras aldıkları bir yeteneğin sahibi olduklarını teslim etmek gerek. Ama rakamları bir başka açıdan yorumlamaya hazır ve nazır 13 Haziran’ı bekleyenler olduğunu da herkes biliyordu. Nitekim öyle oldu ve CHP’de yeni bir kurultay sürecine girildiğinin işaretleri var. Teorik olarak, “yeni CHP” söylemi, asıl bu olası kurultaydan ortaya çıkacak bir sonuç olabilir. Zira CHP’nin program ve politikalarını masaya yatırdığı bir kurultay gerçekleştirilebilmiş değil. Ancak görünen o ki, bu, sadece “teorik” olarak söz konusu edilebilecek bir ihtimal. Ağır basan ise, CHP’deki kanatların, bildik CHP zihniyeti üzerinde yeniden uzlaşmaları ve parti yönetiminin bir hizipler koalisyonu şeklinde yeniden düzenlenmesidir. Aslına bakarsanız CHP’de, odağında sosyal-demokrasi ölçü ve ölçütleri bulunan bir “bölünme” yaşanması son derece hayırlı bir gelişme olabilirdi. Çünkü bu CHP, gerçek, sahici bir demokratik sol seçeneğin gelişimini de engelleyen bir rol oynuyor.

AKP’den sonra seçimlerin diğer galibi, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adayları ile 36 vekil çıkaran BDP oldu. Bazı yorumcular, “meclisteki asıl ana muhalefet partisi BDP oldu” derken haklıdırlar.

Daha önce de yazdım, 12 Haziran seçimleriyle şekillenecek olan meclis, objektif olarak bir “kurucu meclis” misyonuna sahip olacaktır. Çünkü bu meclisin temel görevi “yeni anayasa” yapmaktır. “Yeni anayasa”dan anlamak gereken ise, cumhuriyetin demokratikleştirilmesi ile anlam ve değer bulacaktır.

Cumhuriyetin demokratikleştirilmesinin ne demek olduğu ise, herhalde kimse için “sır” olmasa gerektir.

12 Haziran’da ne olduğu sorusunun cevabı da bu süreçte ortaya çıkacak. Ya tarihi bir dönüm noktasının adı olacaktır 12 Haziran ya da yitirilen, heba edilen bir tarihi fırsatın adı...

Bu konuyu sürdüreceğim.