Demokrasiyi savunmak

Kavramakta zorlandığımız bu olsa gerek. İçinde bulunduğumuz dünyanın bizim bir zamanlar yaşadığımız ve bildiğimiz dünyadan daha hızlı bir dünya olması. Bu hız yalnızca mekânla ilgili değil kuşkusuz. Aynı zamanda fikirlerle de ilgili. Günlerimiz inanılmaz bir enformasyon bombardımanı altında geçiyor ve biz inanılmaz bir hızda yer değiştiriyoruz. Kendimizi hep şaşkın şaşkın “O kadar da zaman geçmiş miydi?” ya da “Amma da dolaştım!” derken buluveriyoruz...


Onun için hiçbir konunun derinliğine inemiyoruz. Hiçbir ciddi okumanın, eleştirinin ve değerlendirmenin önemi kalmıyor. Geçenlerde gazetelerde yer alan bir habere göre Amerika’da kalın romanların sonu mu geliyor diye tartışılmaya başlanmış bile. Bir Amerikalı yazar son dönemde yayımlanan önemli 11 kitabı okumak isteyen bir kişinin toplamı 5 bin 239 sayfayı bitirmek için 250 saate ihtiyacı olduğunu hesaplamış. Buna göre bu kitapları bitirmek için 60 gün boyunca günde dört saat okumak gerekiyormuş. Yani yazar, kitaplarınızın okunmasını istiyorsanız“kısa” yazmanız gerekiyor diye tavsiye ediyor.


Hayat bu kadar hızlı yaşanmaya başlayınca hiçbir şey üzerinde fazlaca durmanın da bir anlamı kalmıyor. Onun için romanlar kısa, araştırmalar “yönetici özetleri”yle, dersler “power point”lerle, insan ilişiklerimiz de kısa soluklu çıkarlarımız üzerinden yürüyor.


Hiçbir şeyin üzerinde fazlaca durmak gerekmeyince en akıllı strateji de “her şey mümkündür”e geliyor. Öyle ya yeterli bilgiden yoksunsanız olanın neden olduğunu anlamasınız da “olmuş olmasından” giderek onaylamanız neden daha akıllı bir strateji olmasın ki?


Sonuçta “her şeyin mümkün” olduğu bir dünyada “her şey yapılabilir” diye düşünmek en doğru tavır olarak yaygınlaşıyor. Bunun da yaşadıklarımızı hızlı, yüzeysel ve yavan bir hayata dönüştürdüğü açık. Dostoyevski, Karamazof Kardeşler’de “Tanrı yoksa herşey mubahtır!” demişti. Dostoyevski’nin işaret ettiği de böyle yavan, anlamsız ve saçma bir hayat değil miydi?


Hayat bu kadar hızlı, yavan ve içeriksiz yaşanırken siyasetin de bu iklimden nasibini almaması mümkün mü? Nitekim bizde de siyaset her geçen gün hızlı, yavan, içeriksiz ve değerlerden yoksun bir hâle geliyor.


Alın size son günlerin iki siyasi olayını!


Biri, Uludere olayıyla ilgili “özür dilemeden özür dilemiş” gibi yapmak isteyen Erdoğan’ın kürtajla ilgili söyledikleri! Ettiği lafın çağdışı ve sağcı bir laf olması bir yana büyük bir ayıpla Uludere’de asker ve hükümet tarafından yapılan katliamla ilişkilendirerek söylemesini nasıl açıklamak gerekir dersiniz? Tabii bundan da önemlisi, hiç vakit kaybetmeden, yani toplumda herhangi bir tartışmaya izin vermeden, “Bakanıma talimat verdim kürtajı yasaklayan bir yasayı hemen Meclis’e getireceğiz” diyebilmesi ile “demokratik” olmayı nasıl biraraya getirebiliriz?


İkincisi ise THY’de olanlar. Memurun aylardır sabırla söylediği artış oranlarının karşısında kımıldamadan durmuş olan Başbakan şimdi de değiştirmek istediği 12 Eylül Anayasası’ndan gücünü alan bir maddeyle grevi yasakladı. Bundan da önemlisi “grev” olmayıp, bir uyarı niteliğindeki “iş yavaşlatma” eylemini bahane ederek 305 çalışanın işine hızlı bir biçimde mesajlarla son verdi. Bu uygulamanın da neresini “demokratik” olmakla ilişkilendirebiliriz ki?


 
Anladığım, bu “her şeyin mümkün” ve “yapılabilir” olduğu bir dünyada kavgalar da, savaşlar da, mücadeleler de hızla cereyan ediyor. Güçlü olanın gücünü kullanmasında ise bir engel yok. Nitekim Başbakan ve iktidar partisi gücünü ülkenin asırlardır süren sorunlarını çözmek yerine bu sorunları daha da kızıştıracak saçma sapan bir politika izliyor.


Öte yandan, her şeyin, kavgaların bile bu kadar kısa ve hızlı yaşandığı bir dünyada demokrasiyi rayından çıkaracak böylesine girişimler karşısında muhalif olmak, demokrasiyi, barışı ve insan haklarını savunmak yerine yeni ve onarılması güç çatışmalar içinde enerjilerimizi harcamak doğru bir yaklaşım değil.


Sanırım kavramakta zorlandığımız bir diğer konu da bu olsa gerek...

 

Kaynak: Taraf
YORUM EKLE

Tıkla, Demokrat Haber’e Şimdi Destek Ol >>>