Bir zamanlar sosyalizmi eleştirenler Sovyetler Birliği’ne bakıp oradaki “planlı ekonomi”yi bir avuç bürokratın tüm toplum adına karar veriyor olduğu iddiasıyla eleştiriyorlardı. Demek istiyorlardı ki bu bir avuç insan tüm toplumun taleplerinin neler olacağını bilemez o nedenle de kıt kaynakların tahsisini doğru biçimde gerçekleştiremez.

Ne var ki kendileri kendi sistemleri olan “serbest piyasa ekonomisi”ni bu gözle değerlendirmiyorlardı. Orada da bir avuç “piyasa gücü” yüksek işadamının tıpkı Sovyetler’deki bürokratlar gibi asıl karar verici olduklarını onların da tıpkı o bürokratlar gibi tüm toplumun ne istediğine yalnızca kendilerinin karar verdiğini görmüyorlardı. Daha doğrusu görmek istemiyorlardı.

Oysa bu iki farklı gibi görünen sistem uygulamasında ortak bir yan vardı. Her ikisinde de toplumun ne istediğinden çok; sayıları bir avuç olan, birisinde “devlet bürokratının” diğerinde ise “işadamının” ne istediği daha önemliydi. Yani her ikisinde de küçük bir azınlık kendilerini tüm toplum yerine koyup tüm toplumun neyi nasıl istediğine karar verebiliyordu.

Sovyetler Birliği tarihe karıştı ve bu “planlı ekonomi” modeli de bu uygulamayla birlikte tarihin tozlu raflarına kalktı. Oysa “serbest piyasa düzeni” hâlâ var. Bütün dünyada olduğu gibi aralarında ufak tefek farklar olsa da hâlâ az sayıda güçlü iş dünyası aktörünün tüm toplum adına karar verebildiği serbest piyasa düzeni bugün hâlâ yaşamakta.

Seksenli yıllardan bu yana bizdeki ekonomik sistem de bu serbest piyasa düzenine benzemeye çalışıyor. Eskinin Sovyet deneyimindeki gibi olmasa da devletin egemen olduğu, “emredici” olmasa da “yönlendirici” planlarla yönetilen bir ekonomiden serbest piyasa düzenine doğru değişmeye çalışıyor.

Bu değişimi önemseyebilirsiniz. Serbest piyasa düzenini devletçi bir düzene tercih edebilirsiniz. Ama bu durum yukarıda sözünü ettiğim gibi onların ortak karakterlerini değiştirmiyor. Her ikisi de küçük bir azınlığın tüm toplum adına karar verebildiği düzenler bunlar.

Dün akşam YSK Başkanı Ali Em’i dinlerken Sovyetler Birliği’nde değil, –ki zaten böyle bir devlet kalmadı– ama Türkiye’de üst düzey bir devlet bürokratının kendinden emin ve rahat bir edayla Hatip Dicle için verdikleri kararı savunmasındaki fütursuzluğa takılmadan edemedim.

Hiç umurunda değildi ülkede olup bitenler ve olup bitecekler. Bundan önce değişmez diye aldıkları ertesi gün de değiştirdikleri karar sonucu ölen İbrahim Oruç’la ilgili en ufak bir pişmanlık duymadan konuşuyordu.

Peki ya gelmekte olan düzenin savunucuları ne diyorlardı? Onların da dedikleri YSK Başkanı’nın dediklerinden farklı değildi. AKP’li Bekir Bozdağ’ın dünkü açıklaması bu bakımdan yukarıdaki düşünceleri teyit eder gibiydi. Her ikisi de toplumun ne dediğine değil “mevzuatın” ne dediğine bakıyordu. Yani her ikisinin de durduğu yer aslında aynı yerdi. Toplumun üstünde küçük bir siyasi elitin durduğu bir yerdi.

Oysa toplumun, ülkeyi yönetenlerin alacakları kararlarda kendisine itibar edilmesi gerektiğine ilişkin bir talebi var.

Nereden mi çıkarıyorum?

Eğer bu seçimler söylendiği gibi “vesayet rejiminin” sonu anlamına geliyorsa AKP’ye verilen oyların da, tersten okursak, daha fazla özgürlük ve demokrasi için verildiğini kabul etmemiz gerek. Bu durumun ise, ülke yönetiminde toplum adına küçük bir azınlığın kararlar aldığı bir “demokrasiden”, toplumun bizatihi kararlara daha fazla katılabildiği yeni bir demokrasiye geçme talebe olarak yorumlanması gerekmez mi?

Bunu böyle okursunuz okumazsınız bilemem. Ama açık olan bir şey varsa yüzde doksanlara varan katılım oranıyla AKP’yi ve BDP’yi ödüllendiren toplum çoğunluğunun ortaya koyduğu irade, bitmekte olan bir devlet anlayışının çoktan emekli olmuş birkaç bürokratıyla yine bitmekte olan bir piyasa anlayışının birkaç yeni aktörünün iradesinden daha güçlüdür.

Eğer illa ki bu seçimlerden bir mesaj çıkaracaksak bence bu mesaj, toplumun bütün partileri aşan yeni bir demokrasi ve yeni bir toplum talebinde bulunduğu mesajıdır. Bunun önünde ise hiçbir bürokrat, işadamı ve siyasetçi duramayacaktır.

Ellerinde hâlâ “mevzuatları” olsa bile...