Mısırlılarda Mübarek yönetimine karşı yaygınlaşmış olumsuz fikirler olmasaydı Tahrir Meydanı Mısır’da bir iktidar değişimine neden olabilir miydi? Ya da seksen milyonluk ülkenin Tahrir Meydanı’na toplanmış, diyelim bir milyon Mısırlı (yani onda biri) istediği için Mısır’da bu iktidar değişimi yaşanabilir miydi?
Sanırım Victor Hugo söylemişti bu duruma uygun düşen özdeyişi, “Hiçbir ordu zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir” diye. İşte bugün demokrasi fikri ve talebi de Ortadoğu’da, Tunus, Mısır ve şimdi de Libya’da ordulardan daha güçlü durumda.
Bizde ise demokrasi fikrinin zamanı görece erken geldi. Ama ne yazık ki yıkılan bir imparatorluğun küllerinden yeniden doğarken demokrasiden çok, otoriter bir yönetim modeli üzerinden yürümeyi tercih ettik.
Oysa neredeyse başından beri toplumun büyük çoğunluğu için bu rejim istenen bir rejim değildi. O nedenle de önüne ne zaman bir sandık konduysa –yani 1946’dan beri- bu rejime muhalif kadroları iktidara getirdi.
Ama ne var ki yukarıdan ve ordunun varlığı ile biçimlenmiş bu rejim de her seferinde karşı bir hamle yaparak varlığını sürdürmesini bildi. O nedenle de bizdeki darbeler tarihi bir çeşit “gidiş ve geliş”lerin tarihidir.
28 Şubat da böyle bir karşı hamlenin tarihî momentlerinden biriydi. 1994’de Refah Partisi’nin yerel seçimleri kazanması, arkasından 1996’da yapılan genel seçimler sonucunda Refahyol Hükümeti’ni kurarak iktidara gelmesi böyle bir karşı hamleyi kaçınılmaz kıldı.
Tankların yalnızca yürümesiyle sınırlı tutulmuş bir askerî operasyonla yetinilmiş olmasına rağmen rejimin kadroları başta askerler olmak üzere toplumu yeniden biçimlemeye yönelik büyük bir gayret içine girdiler. Andıçlar, yalan haberler ve gözden düşürmelerle demokratik kamuoyunu sindirmek için ellerinden geleni yaptılar.
Ellerinden gelenlerden biri ise “Yeşil Sermaye” konusunda yaptıklarıydı. Özellikle Batı Çalışma Grubu’nun önayak olduğu araştırmalarla ülkede laik kesimin sermaye çevrelerinin dışında oluşmakta olan bir iş çevresini “Yeşil” yani “İslamcı” olarak niteleyip engellemek istemeleri o dönemin önemli adımlarından biriydi.
Ama tarih başka bir dalganın etkisi altını girmişti çoktan. “Güçlü asker, güçlü Türkiye” formülasyonuyla kendilerini anlatmaya çalışan rejimin elitlerinin ayakları altından bastıkları halıyı çekmeye başlamıştı bile.
Bu dalga 1980’lerde başlamış bir dalgaydı. Tıkanmış bir ekonominin son çaresi olarak dışa açılması gerekliliği eski sermaye aktörlerinin önünü keserken yenilerinin de önlerini açmıştı.
İthalatın serbestleştirilmesi yabancı rekabetini teşvik ederek eski büyük sermayenin güç kaybetmesine neden olurken, ihracatın teşviki de yeni sermaye gruplarının palazlanmalarına yol açmıştı. Sonuçta bu iki dinamik, birlikte toplumun sermaye kesiminde yeni bir dalganın ortaya çıkmasını sağladı. Bu sermaye birikiminin en önemli özelliği ise “yeni”, “görece küçük” ve “İslami” çevreleri kapsıyor olmasıydı.
28 Şubatçılar ellerinden geleni yaptılar bu dalgayı önlemek için. Malları alınmaması gereken “İslami şirketler” listeleri yayınladılar, verdikleri brifinglerde bu şirketlerin “irticai faaliyetlere” nasıl destek olduklarını anlattılar. Ama olmadı. Yükselen dalgayı önleyemediler.
28 Şubat’tan sonra, bütün, Ergenekon ve Balyoz davaları etrafında işaret edilen girişimler aslında bu dalganın önlenmesine ilişkin yapılan girişimlerdir.
Dün askerlerin bu dalganın yaratıcılarından biri olan Necmettin Erbakan’ın cenazesine katılmaları ve TSK adına cenazeye çiçek göndermeleri yukarıda anlattığım hikâyenin neresine denk düşüyor dersiniz?
Doğrusu bunu yapanlar ne düşündüler bilmiyorum ama bu hareketin, bu parantezin kapandığına ve İslami çevrelerin ve siyasetçilerinin de varolan sistemin parçası olduklarına yani bir çeşit normalleşmeye işaret ettiğini söylemek mümkün.
Yani bu gelişmenin, farklılıklarımızla birlikte yaşayabileceğimiz bir demokrasi fikrinin bizim için de zamanı gelmiş bir fikir olduğunu gösterdiğine işaret etiğini söylemek de...