Her hangi bir sistemin krizini önlemeye yönelik alınan her önlem krizin önlenmesine katkıda bulunsa da yeni bir sisteme olan ihtiyacı da tetikler. Çünkü kriz mevcut sistemin zayıflıklarını gösterdikçe o zayıflıkların olmayacağı yeni bir sisteme olan ihtiyacı da büyütür. Bu durumda uyguladığınız önlemlerle krizi çözersiniz belki ama benzer krizlerin olmayacağı bir başka sistem hayalinin tohumlarını da istemeyerek atarsınız.

Bugünlerde bu cümleleri doğrulayan çok olay var etrafta. Alın ekonomideki küresel krizi önlemeye yönelik tedbirleri! Müdahalesiz bir piyasa ekonomisi şiarıyla otuz yıl önce yola çıkmış bir dünya, içine girdiği krizi önlemeye çalışırken istemeyerek de olsa piyasalara müdahale etmek zorunda kaldı.

Örneğin, otuz yıldır Amerika başta olmak üzere çeşitli ülkeler, hükümetlerinin para politikalarına müdahale etmemeleri için “bağımsızdır” diye neredeyse anayasalarına yazmayı düşündükleri “merkez bankaları”na şimdi, krizi önlemek için müdahale etmek durumunda kalıyorlar. Kamusal düzenlemelere ve teşviklere (sanayi politikalarına) yeniden dönmek için girişimlerde bulunuyorlar. Çok karşı oldukları sermayenin serbest dolaşımı konusunda “vergilendirmenin” bile olabileceğini söylüyorlar.

Evet, ekonomiye bu türden müdahaleler krizi önlemeye yardımcı oluyor olmasına ama aynı zamanda ekonomide yeni bir sistem ihtiyacını da tetikliyor. Serbest piyasanın zaaflarının daha bir açığa çıkmış olmasıyla hükümet müdahalelerinin keyfiliği yeni ve katılımcı bir ekonomik sisteme olan ihtiyacı büyütüyor.

Durum siyaset cephesinde de farklı değil. Arap coğrafyasında ortaya çıkan krize çare olmak üzere girişilen önlemler bu krize yardımcı oluyorsa da aynı zamanda hem orada hem de Batı’da yeni bir siyasi sistem ihtiyacını da tetikliyor.

Tetikliyor, çünkü aslında Araplar yalnızca kendi otoriter rejimlerine değil aynı zamanda o otoriter rejimleri yıllardır ayakta tutan Batı’nın demokrasilerine de isyan ediyorlar ve aynı şekilde Batılılar da, ölümü göze alarak meydanları dolduran kalabalıkların “demokrasi”den başka bir şey istemediklerini görüp, bu “demokrasisizliğin” nedeninin de kendi rejimleri ve demokrasileri olduğunu fark ediyorlar.

Kısacası, artık Cuma namazlarından meydanlara çıkıp “demokrasi” diye haykıranların demokrasi talepleri onların baskıcı rejimlerini destekleyen Batılı ülkelerin anladıkları ve uyguladıkları demokrasi kavramıyla karşılanamayacağı gibi, bunca yıl otoriter rejimleri desteklemiş Batılı ülkelerin vatandaşlarının da ülkelerindeki demokrasiyi sorgulamaya girişmemeleri ve yeni bir demokrasi hayali kurmamaları artık mümkün değildir.

Son olarak, Amerika’nın, dünya “eğemenliği”ni tehdit eden Usame bin Ladin’i öldürüp okyanusa atması bu egemenliği pekiştiren bir eylem gibi gözükse de bence Amerikan egemenliğinin sonuna da işaret eden bir gelişme. Çünkü, cesedin aileye verilmesi gibi insani bir hakkı çiğnemekte hiçbir mahsur görmeyen bir davranışın bugünün dünyasında “meşru” bir davranış olması da pek mümkün değil. Nitekim Amerika’nın bu “egemenlik gösterisinin” tam da IMF’in 2016’da Amerikan Çağı’nın biteceğini ve Çin’in öne geçeceğini açıkladığı günlere gelmesi eğer bir tesadüf değilse bunu doğrular gibi.

İçinde yaşadığımız dönem, kimileri için parlak geçmiş bir otuz yılın sonuna işaret ediyor. Ortalıkta bu parlak geçmişin dökülen yaldızlarını yeniden yapıştırma gayretinde olanlar varsa da dökülenler dökülmüştür. Şimdi ise yeni bir demokrasi zamanıdır.