Vizyonerler, filozoflar, siyasetçiler ufkumuzun yapı taşlarını, yani hayatla ilgili “referanslarımızı” döşerler çokluk. Bu referanslar belirli bir toplumda belirli bir tarihte birdenbire ortaya çıkan şeyler değildir kuşkusuz. Zaman içinde oluşurlar ve genelde evrensel bir birikim üzerine otururlar. Bu bazen bir din olur. Bazen bir felsefe olur, bazen de bir siyaset.
Biz bu referanslara bakarak hayatlarımızı yaşarız. Yani kararlarımızı bu referanslara bakarak alırız. Bu referanslar ruhumuzu besleyen gıdalar gibidirler. Kimi zaman kötülüklere, işkencelere ve zulme dayanmamızın gücü olurlar. Kimi zaman da neşemizin, sevincimizin ve mutluluğumuzun kaynağı. Kimi zaman da geçici olduğunu bildiğimiz bu dünyada varlığımızın anlamı.
O nedenle de “referanslar” önemlidir. Bir birey için olduğu kadar bir toplum için de önemlidir. Bütün peygamberler, bütün filozoflar ve bütün kurucu önderler bu referansları vazeden kişilerdir. Ve her toplumun böyle kişileri ve dolayısıyla da böyle “referansları” vardır.
Bu referanslar özünde insanın bu dünyadaki “çaresiz varoluşuna” bulunmuş çözümler gibidirler, ölümlü olduğumuz bir dünyanın saçmalığına karşı hayatlarımıza anlam vermek üzere. O nedenle de bütün referanslar, ırkçı, milliyetçi vs. olanları da dâhil insanlığa vurgu yapan ve hayatın daha insanca yaşanmasını vazeden düsturlardır aynı zamanda.
Bir zamandan beri içinde yaşadığımız toplumların referanslarını kaybetmekte olduğuna dair bir duygum var. Daha doğrusu eski referansların önemlerinin yitmekte, yerlerine gelenlerin ise bu “insanlık” duygusundan uzaklaşan referanslar olduklarına dair bir duygu.
Ben bu değişimi bugünün en önemli referansı olduğunu düşündüğüm şu ifadeyle özetliyorum. “Tüket! Tüket! Tüket! Yaşam bundan ibaret!” Bir zamanlar Marx’ın ünlü “Biriktir! Biriktir! Biriktir! İsa da bu! Musa da bu!” sözünden esinlenerek.
Her şeyin tüketilmek üzere kurgulandığı bir dünyaya işaret eden böyle bir referans, insana ait olmakla birlikte insanlığın barış ve huzur özlemlerine cevap verebilecek bir referans olabilir mi?
Tabii tüketmekten kastettiğim yalnızca maddi şeyler değil. Duyguların da tüketilmesinden sözediyorum. İlkelerin de, ahlakın ve vicdanın da tüketilmesinden sözediyorum. Yerine yeniden tüketmeyi koyan bir tüketimden sözediyorum. Böyle bir referans insanlık durumuna çare olabilecek bir referans olabilir mi?
Uzatmayayım.
Ama en son, bütün dünyaya kendi özgürlük, demokrasi, hak hukuk referanslarını öneren Amerika’nın, Usame bin Ladin’i, sorgusuz sualsiz güya bir çatışma sonrasında öldürüp denize atmasının çağımız referanslarında nasıl bir kayba neden olduğunun altını çizmeden geçmeyeyim. Bu davranışın nasıl bir yıkıma neden olduğunu sanırım ilerde daha iyi göreceğiz. Güçle, hakkın ve adaletin nasıl ilişkili olduğunun yeni bir örneği olarak.
Bize gelince, referansları zaten karmakarışık olan bir toplumda bu referansları etkileyebilecek ve değiştirebilecek ne bir düşünce adamı ve ne de bir siyasetçi var ortada. Hele hele seçim sürecine girdiğimiz bugünlerde siyasetçilerimizin vizyonlarının sığlığı ibret verici. Hemen hepsi ne ilkeden, ne insanlıktan, ne adaletten ve ne de vicdandan sözediyor gördüğünüz gibi. Varsa yoksa “skandallar”, “kasetler, CD’ler” ve tabii yolsuzluklar.
Ülkede insanlar yoksulmuşlar, işsizmişler, çaresizmişler, yalnızmışlar, kimliklerinden dolayı ötelenmişler, istenmemişler, hapislere konmuşlar, öldürülmüşler, bunların hiç biri onları ilgilendirmiyor gibi.
Varsa yoksa birbirlerinin zaafları...
Ne de olsa tüketimin en yüce tanrı olduğuna inanmış bir dünyanın çocukları onlar. O nedenle de “Tüket! Tüket! Tüket! Yaşam bundan ibaret!” düsturuyla yaşıyorlar. Ama bu seçimlerde tükettiklerinin kendileri olduğunun farkında bile değiller.