1999’da Öcalan’ın yakalanmasıyla PKK’nin ilan ettiği ateşkes, Kürt Sorunu’nun demokratik yollarla çözümü umuduyla 2004’e kadar devam etti. Bu yıllarda Kürt kitlelerinde de genel anlamda bir sessizlik hakimdi. Lakin çözüme dair devlet nezdinde herhangi bir kıpırdanmanın yaşanmamış olması PKK’yi tekrar silahlı eylemleri başlatmaya itti. Onca yaşadıklarından sonra çözüm umuduyla beş yıl bekleyip bu beklemenin sonunda hayal kırıklığı yaşayan Kürt kitlelerinde ise devlete yönelik ciddi bir öfke birikimi oluştu. 26 Mart-2 Nisan 2006 eylemleri bu öfke patlamasının resmiydi aslında. 14 gerillanın kimyasal silahla öldürüldüğü bilgisi beş yıldır çözümü beklemiş lakin hayal kırıklığına uğramış kitleleri sokağa döktü. Diyarbakır’da başlayan bu eylemler kısa sürede neredeyse tüm Kürt şehirleri ve Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı batı metropollerine de sıçradı. Ne var ki bu eylemlerin öncekilerden farklı bir yanı vardı. İlk kez, çocuklar da yaygın bir şekilde bu gösterilerde yer aldı ve bu çocukları ölümlere rağmen (10’u çocuk 12 kişi öldürüldü) bir hafta boyunca kimse sokaklardan alamadı. İşte bu eylemlerle, bu çocuklar basında geniş yer aldı, hemen her kesimce tartışıldı ve “taş atan çocuklar” olarak gündemimize yerleştiler. Sonrasında, Kürt Sorunu ile ilgili hemen her eylemde, ellerinde taşlar, Molotof kokteylleri, havai fişeklerle polise, bankalara ve kimi dükkanlara saldıran çocukları görür olduk.
Devlet yetkilileri, bu çocuk gösterilerinin toplumda yaratacağı muhtemel etkiyi dikkate alarak gösterileri sert bir şekilde bastırma yoluna gitti. TMK’da yapılan değişiklikle yüzlerce çocuk tutuklanıp yaşlarından büyük cezalara çarptırıldı. Lakin bu tavır, çocukları eylemlerden uzak tutmak şöyle dursun eylemlere daha çok çocuğun katılımına neden oldu. Diğer taraftan çocukların aileleri, ve kimi demokrat ve aydınlar bu çocuk tutuklanmalarına karşı harekete geçmeye başladı. Özellikle ÇİAÇ (Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları) grubunun yarattığı baskıyla konu DTP vasıtasıyla meclise taşındı ve çocuklar serbest bırakıldı.
Anlaşılacağı üzere devletin yeni stratejisi, bu durumu görmezlikten gelmeydi. Mümkün mertebe çocuklar gözaltına alınmayacak, eylemler görmezlikten gelinecekti. Fakat bu da çözüm olamadı zira hala her eylemde çocuklar yine ön saflarda yer alıyor. Eskisi gibi olmasa da hala gözaltına alınıp tutuklanıyorlar. Cezaevinden çıkanların kimi o yaşta dağa çıkıyor. Bir yıl sonra cenazesi geliyor. Tabutunu yine çocuk yaştaki arkadaşları “intikam” sloganlarıyla omuzluyor. 19 yaşındaki Mazlum Erenci’nin, taş atmadan cezaevine, oradan dağa ve ölüme uzanan hikayesi bu meseleyi ciddiyetle ele almayı zorunlu kılıyor.
Kimdir bu çocuklar? Nedir Hikâyeleri? Basının ve kimi çevrelerin söylediği gibi “terör örgütü” tarafından ellerine taş verilip öne mi sürülüyorlar? Yoksa ortada görülmeyen veya görülmek istenmeyen farklı bir durum mu söz konusu?
Farklı çocukluk algısı:
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bu çocuklar bildiğimiz anlamda çocuk olmaktan farklılar. Yani çocukluk algımızdaki genel geçer “bakılması-korunması gereken, bedensel ve zihinsel gelişimi henüz tamamlanmamış sevilesi varlıklar” kategorisinin içine girmiyorlar. Kürt bölgesindeki çocukluk algısı batıdaki çocukluk algısından farklıdır. Nasıl ki Filistin’deki, Latin Amerika’daki, Afrika’daki çocukluk algısı Batı diye tabir edilen modern dünyanın çocukluk algısından farklıysa Kürtlerdeki çocukluk algısı da Türklerdeki çocukluk algısından bu anlamda farklıdır. Kürtlerdeki çocukluk algısı savaşın ve açlığın hüküm sürdüğü Filistin, Latin Amerika ve Afrika’daki çocukluk algısına benzerken Türklerdeki çocukluk algısı batı toplumlarındaki çocukluk algısıyla örtüşmektedir. Dolayısıyla doğunun çocukları batıdan bakılarak anlaşılamaz. Onların hikayelerini anlamak için içlerinde bulunmak ve onları iyi gözlemlemek gerekir.
Kürtlerdeki bu çocukluk algısını yaratan önemli iki unsur çocukların çalışıyor olmaları ve bir şiddet ortamında büyüyor olmalarıdır. Kürt çocukları, tarım-hayvancılık-tekstil alanında ya da sokaklarda sakız, mendil vb. ürünler satarak çalışma hayatına erkenden atılıyorlar. Çalışan ve eve ekmek götüren çocuk, zorlu hayatı da tanımış ve bu hayatın içinde zihnen büyümüş oluyor. Söz konusu çalışma olunca kimse “bunlar küçük, güçleri yetmez ve dolayısıyla da çalışamaz” demiyor. Lakin herhangi bir konuda düşüncelerini dile getirdiklerinde “bunlar çocuk” diye sözleri dinlenmiyor. Aile büyükleri tarafından, onlar “çocuk” diye ya konuşturulmuyor ya da sözleri dikkate alınmıyor. Bu durum çocuklarda büyüklere karşı bir tepki yaratıyor. İş yaparken çocuk değilken fikirlerinin dinlenmesi konusunda çocuk olarak görülüyorlar. Direk belirtmeseler de “çalışıyorsam söz hakkım da olmalıdır” tarzlı bir duygu gelişiyor çocuklarda ve bu duyguyla onları dinlemeyen büyüklerine tepki göstermeye başlıyorlar. Çalışan eve ekmek götüren çocuk kendini “çocuk” değil “genç” olarak görmeye başlıyor. Bu noktada ailelerinin ekonomik anlamda kötü durumda olmalarının, anne-babalarının çalışmamasının sebebini de devlette aramaya başlıyorlar. Örneğin “Biz fakiriz. Fabrika yok, iş yok, köyümüzü yaktılar. Babam ne yapsın ki? Devlet bizi köyümüzden çıkardı. Bilinçli yatırım yapmıyor, fabrika kurmuyor burada çünkü biz Kürt’üz.” söylemleri var. O zaman tepki gösterilecek güç kendi zihinlerinde “hem kendilerini hem de ailelerini güç durumda bırakan devlet” olarak netleşiyor.
Farklı bir “çocukluk” yaşamalarına neden olan ve tepkilerini devlete yönelten diğer unsurlar ise geçmişte bölgede yaşanmış ve hala devam etmekte olan şiddet, Türkçü eğitimin ters etkisi, Türk medyasının ayrımcı dili ve Kürt medyasının propagandacı dili olarak sıralanabilir. Geçmişte bölgede yaşanmış şiddet, aile üyeleri ve diğer büyüklerin anlatılarıyla çocuklara ulaşıyor ve bu anlatılar bugünkü şiddet, Türkçü eğitimin ters etkisi, Türk medyasının ayrımcı dili ve Kürt medyasının propagandacı dili ile birleşerek çocuklarda yeni bir bellek oluşumuna neden oluyor. Bu unsurları kısaca açmakta yarar var.
1- Geçmişte yaşanmış şiddet:
Bu çocuklar, geçmişte aileleri-büyükleri tarafından yaşanmış baskıları, özellikle köylerin yakılması ve boşaltılması ile ilgili hikayeleri, bunları yaşamış olanlardan dinliyorlar. Askerlerin köye baskınları, JİTEM, Hizbullah’ın öldürme ve işkenceleri devletten kaynaklı biliniyor ve bu baskılar “devletin yaptıkları” olarak çocuklara iletiliyor. Bu da çocuklarda devlete karşı bir kin ve nefret oluşumuna neden oluyor.
2- Türkçü eğitimin ters etkisi:
Resmi eğitim kurumlarında “çocukları kazanma”, daha açık bir ifadeyle “asimile etme”ye yönelik uygulamalar çocuklarda ters bir etki yaratmaktadır. Örneğin, sınıflarda Kürtçe konuşma yasağı; İstiklal Marşı ve Ant’ın çocuklara zorla bağırta bağırta okutulması; ve derslerdeki (özellikle Milli Güvenlik dersi) kimi söylemler çocuklarda “bize Türklüğü dayatıyorlar” algısı yaratmakta bu ise onlarda kendi Kürt kimliğine daha çok sarılmayı beraberinde getirmektedir. Türk’e karşı Kürt, Atatürk’e karşı Apo, Türk bayrağına karşı Kürt bayrağı gibi var olana, kendilerine aşılanmak istenene, karşıt fikir ve sembolleri öne çıkararak ve onları sahiplenerek karşı durmaktadırlar:
3- Türk medyasının (özellikle görsel medya) Kürtlere karşı ayrımcı dili:
Kürtleri aşağılayan kimi diziler, tartışma programlarındaki kimi kişilerin (Osman Pamukoğlu, Fatih Altaylı vb.) Kürt karşıtı konuşmaları; haberlerdeki “terörist” söylemi, konuştukları Kürtçe’nin varlığının hala tartışılıyor olması onlarda aşağılanma, dışlanma hissine neden olmakta ve bu durum yine onlarda aşağılanan, dışlanan kendi kimliklerine sarılmayı beraberinde getirmektedir.
4- Kürt medyasının propagandacı dili:
Roj tv, internet siteleri, Günlük (şimdi Özgür Gündem), Azadiya Welat (şimdi Rojev) vb. Kürt basınının propagandacı dili çocukları etkilemektedir. Özellikle Roj TV’nin hemen hemen her evde izleniyor olması ve örneğin aynı olayın, Türk TV’lerinde verilenden farklı veriliyor olması çocuklarda bir etki yaratmaktadır. Farklı haber veren veya diğer TV’lerin vermediği haberleri veren Roj TV’ye olan inanç artmaktadır. Çünkü onların gözünde Roj TV onlarındır (Kürtlerin), doğru söyleyen de haliyle odur. Ayrıca, öldürülen gerilla cesetlerinin ve sokak gösterilerinde polis saldırılarının Roj TV’de yoğun bir şekilde gösterilmesi çocuklarda bunları yapanlara karşı ciddi bir öfke yaratmaktadır. Hem Roj TV hem de MMC müzik kanalında “cezbedici” gerilla yaşantısının gösteriliyor olması çocuklarda zaten kendi ağabeyleri, ablaları, akrabaları olan gerillaya sempatiyi daha da arttırmaktadır.
Bütün bu durumlar çocuklarda bir bellek oluşturuyor. Geçmiş bugünle bütünleşiyor ve bu bütünleşmeyle oluşan bellek çocukları, devlet ve devleti destekleyen kişi ve kurumları “düşman”, bunlara karşı olanları ise (PKK-Apo) “kurtarıcı” olarak görmeye yöneltiyor. Dolayısıyla düşmana karşı, “bu hayatta çok şey görmüş, geçirmiş” yaşça “çocuk” ruhen “genç” olan bu kişiler eylemde bulunmaya başlıyorlar. Eylemlerde şiddet ve özgürlük arasında bağ kuruyorlar. Onlara göre “bu devlete güven olmaz” ve “devlet zaten güzellikten, iyilikten anlamıyor.” “Devlet bu kadar insan öldürmüş, insanları asit kuyularına atmış, fail-i meçhuller yapmış ve hala işte Uğur’u, Ceylan’ı katlediyorsa valla kimse kusura bakmasın biz de bu devlete karşı elimizden geleni yaparız. Taşsa taş, molotofsa molotof atarız yani.”
Yarı-otonom çocuk grupları
Çocuklar bu algıyla eylemde bulunurken teorik olarak Kürt Hareketi adına eylem yapıyorlar ama pratikte direk olarak kimseden talimat almıyorlar. Dolayısıyla Kürt Hareketi ile bağları nezdinde “yarı-otonom” olarak kabul edilebilirler. Zaten günlük şehir hayatında ya sokaklarda bir şeyler satarak dolaşmakta ya da koşturmaktadırlar. Kendi aralarındaki konuşmalar ise genelde akşam Kürt sorunu üzerine TV’lerden izledikleri, gerilla yaşantısı, polisin sokaklardaki saldırıları, kendi yaptıkları eylemler vb. üzerinedir. Kürt Sorunu nezdinde gelişen herhangi önemli bir durum karşısında (bunlar gerilla ölümleri, Öcalan’a cezaevinde olumsuz yaklaşım, Ahmet Türk’e yumruk, Belediye başkanlarının tutuklanması, vekil adaylarının veto edilmesi, Hatip Dicle meselesi vb. olabilir) tepkilerini ortaya koyuyorlar. Bir iki çocuğun slogan atmaya başlamasıyla da zaten her zaman çocuk dolu olan sokakta diğer benzerleri de slogan atmaya başlamakta ve bir anda kendiliğinden bir protesto gösterisi ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında BDP-İHD-Kürt-Der vb. parti ve oluşumların bütün eylemlerine de katılmakta ve en ön safta yer almaktadırlar. Onları öne sürme ile ilgili sorulara ise gülerek cevap vermekte ve “Biz kendimizi öne atıyoruz. Yaşlı kadınlar var. Onları, halkımızı korumak için biz öne çıkıyoruz.” demektedirler. “Öne sürülüyorlar” diye düşünülen çocukların “halklarını korumak için kendilerinin öne atılması”dır söz konusu olan.
Politik olarak güçlenen çocuklar
PKK ise direk değil yalnız onların duygularına hitap eden kimi söylemlerle onları etkileme yolunu seçmektedir. Öcalan’ın ve Karayılan’ın “Biz genç başladık, genç bitireceğiz”; “Gençler bu hareketin dinamosudur”; “Çocuklara özel selamlarımı gönderiyorum”; “Gençler kendi kararlarını kendileri alsınlar” vb. söylemleri kendilerini “genç” gören çocuklar üzerinde ciddi bir etki oluşturmakta ve onları eylemleri kendi inisiyatifleri ile yapmaya itmektedir. Lise çağındakiler, kimi dernek ve evlerde kendileri örgütlenmekte, dahası BDP il-ilçe binalarında gençlik odaları oluşturmakta ve BDP binasının içinde BDP’nin genel politikasından bağımsız örgütlenmektedirler. BDP yöneticileri bu gençlerin yaptıklarına karışamamakta, onlar kendi kararlarını kendileri almaktadırlar. PKK, çocukların eylemlerini de “selamlayarak” onlara “güç” atfetmekte ve bu şekilde onlara “özgüven” kazandırmaktadır. Çocuklar, bu özgüvenle “dava” için daha çok ve daha çok çalışmaktadırlar. Ayrıca, çalışmalarının bir şeyler değiştirdiğini düşünmektedirler. “Biz başarıyoruz. Örneğin 100’e yakın belediyeyi biz kazandık, YSK’ye biz geri adım attırdık.” demektedirler. Bu ise eylemde bulunma-güç-başarı-geleceğe yönelik umutlu olma denkleminin kurulmasını sağlayarak şu durumda Türkiye siyasetinde onları politik bir aktör haline getirmektedir. Dolayısıyla bir çocuğun dediği “taş atmak sadece taş atmak değildir, taşların ideolojisi vardır.” söylemi bir realite haline gelmektedir. Taşlarıyla toplumda bir etki yaratıyor, taşlarıyla devlete kimi durumlarda geri adım attırıyor, taşlarıyla PKK cephesinde saygınlık kazanıyorlar.
Özetle, ortada, “umutsuz, çaresiz, ne yapacağını bilemeyen ve bu çaresizlikle ellerine taş verilip sağa sola taş attırılan” çocuklardan ziyade, “geleceğe umutla bakan”, “özgüven sahibi”, “halkları için gerekirse kendilerini feda edebilecek”, “sistem karşıtı”, “politize olmuş”, “taşlarını nereye atacaklarını bilen” ve bu taşlarıyla da “politik bir aktör olarak güçlenen” Kürt çocukları var.
Not: Bu yazı bir durum tespiti yapmak amacıyla yazılmıştır.