İki yerde.

Hrant’ın vuruluşunun dördüncü yılında,
dostlarının, onu sevenlerin, “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeni’yiz” diyenlerin, adalet arayanların arasında vurulduğu yerde, Agos önünde.

Hrant Dink Türkiye’de radikal değişimin bana göre ilk büyük kurbanıdır. Hrant’ı yok ederek bu gelişmeyi durdurmak istediler. Güçlü bir milliyetçi dalga yaratılacak, kaos ortamı doğacak, iç savaşa sürüklenecekti ülke, AKP alaşağı edilecek, Kürt meselesinin barışçı çözümünün önü alınacak, Türkiye’nin AB’ye yönelişi kesilecekti.

Hesap büyük, tezgâh kanlı ve iğrençti.

Gerçekten de özeti bu: Öldüren de örten de devlet.


Hrant Dink davası AKP iktidarı için de ateşten gömlek. “Yargının işidir” diyerek geçiştirilecek bir dava değil bu dava. O zaman da eleştirmiştik, hem bu cinayette veballeri vardır hem de iktidar mevkiindeysen çözmek senin işindir. AKP’nin atılması zorunlu adımları atmak noktasına gelip dayandığı bugünlerde korkması ve duraksamasının nedenlerinden biri bu davanın örtüsüyle ilgilidir. Bu örtüyü kaldırmaya cesaret edemeyen bir iktidar daha ileri adımları da atamaz. İkincisi ise Kürt meselesidir.

AKP üstüne eleştirel değerlendirmemizi sürdüreceğiz ama bir başka mesele hem bu değerlendirmelerle yakın ilgilidir, hem de bulunmak istediğim ikinci yerle.

Yasemin Devrimi’nde Tunus’ta olmak vardı.


Bir devrim nostaljisi nedeniyle değil, laboratuarda bir deneyi izlemenin heyecanıyla derin gözlemler için orada olmak. Zira Tunus geçmişte özel ilgi alanıma girmiş bir ülke. Bu hikâyeye değinmek istiyorum.

Dünkü Taraf’ta Ümit İzmen’in “Tunus: Aslolan Politika” yazısında Tunus’u içerden gözlemleme imkânı bulduğunu okuyunca pür dikkat bir solukta okudum yazısını. Doğrusu yorumlarına aynen katıldım. Okumasaydım söyleyeceklerim neredeyse İzmen’in yazısının tekrarı olacaktı. Tekrarlamayacak, okumamış olanlara bu yazıyı okumalarını tavsiye edeceğim.

Hikâyeme döneyim ben.

Türkiye’ye dönmeden önce yani 1985’li yıllarda ortodoks Marksist şablonlarla bakmayı, dar sınıf açılı bakışı, ekonomik indirgemeciliğimizi, iktisadi determinizmi eleştirmeye başladığımız yıllardı. Ezilmişler edebiyatından öteye siyaset adına hiçbir şey söylemediğimizi fark ettiğimiz yıllar.

Bütün Çinlileri aynı görmek gibi kapitalizmi bir şablon gibi kullanmak yanlışından çıkabilmek için arayıştaydık. Kendi ülkemizin özgünlüklerine bakmaya ama aynı zamanda bizi bütünden koparıp parçaya hapsetmeyecek metot arayışında iken karşımıza “Orta derecede gelişmiş ülkeler” tezi çıkmıştı. Başka deyişle ülke tipolojileri yapmak ve mukayeseli analiz yoluyla benzerlikleri ve farklılıkları görmek.

O tarihlerde orta derecede gelişmiş ülkeler içinde Fas, Tunus, Cezayir ve Türkiye’nin yakın benzerlikleri olan bir grup oluşturduğunu görmüştük. Tunus’a odaklanmış, uzmanlarıyla da görüşerek biraz bilgilenmiştim. İşte Tunus ile olan özel ilgimin nedeni bu.

Bu ülkelerde orta sınıfların önemli bir role sahip olduklarını görmüştüm. Orta sınıfların siyasette ufak bir pozisyon değiştirmesi siyasette büyük değişimlere yol açıyordu. Bu ülkelerin hemen hepsinde ordu vesayetçi bir roldeydi ve orta sınıflarla kurduğu ittifak üzerinden hegemonyasını tesis ediyordu. Bu ittifakı sağlayan mekanizma ise eğitim ve devletçi ekonomiydi. Devlet bu sayede ulufe dağıtma ve rüşvet mekanizmalarıyla sözkonusu ittifakı koruyabiliyordu. Ancak sistemin yumuşak karnı da burasıydı. Kapitalizmin az değil orta derecede geliştiği bu ülkelerde orta sınıflar büyüme eğilimi gösteriyorlar ve ulufe ve rüşvet mekanizması ittifakı korumada yetersiz kalıyordu. Bunun sonucu olarak siyasi iktidarı paylaşmak istiyorlardı. Böylece saadet zinciri kopmuş oluyordu.

Kısacası bu ülkelerde değişim dinamiği ekonomik ezilmişlik üstünden değil, bugünün kavramıyla söylersek “dışlanmışlığa tepki” üstünden, kültür ve kimlik sorunlarından, demokrasi ve özgürlük talepleri üstünden gelişiyor.


Geçmişten gelerek böyle bakmaya devam ettiğim içindir ki, Taraf’ta ilk yazımın başlığı “İnadına demokrasi, inadına özgürlük” idi.

Hep eleştirecek değiliz ya, Başbakan Erdoğan Tunus üstüne, bir cümlede en doğru teşhisi koydu. Ekonomik nedenlerden çok, halkın hak ve özgürlük talebinin olduğunun altını çizdi. İşte Ümit İzmen’in yazısı bu gerçeği gayet güzel serimliyor. Gerçekten de aslolan politika.

Devrilen iktidarın kimleri dışladığına bakalım: Siyasi İslâm, komünistler ve liberal demokratlar. Bunlar sürgündeler, Tunus’a döndüler veya dönmek üzereler. Batı dahi devrilen iktidarı “despotçu laisizm” olarak niteledi. Tıpkı İran Şahı Rıza Pehlevi rejimi gibi. Yasemin Devrimi’nin sonuçları ne olur bilinemez ama halkı isyana götüren devrimci dinamizmin ne olduğu çok belli değil mi?

Başbakan’ın Tunus üstüne yorumu isabetli ama Arap âleminde halklar Türkiye’ye “model ülke” diye bakarken, bizim başbakanın eleştirilere tahammülsüzlük göstermesi, Kof Kabadayılık” sözünden hakaret çıkartıp Ahmet Altan’a dava açması, hâlâ gazetecilerin bu tür suçlardan yargılanıyor olması bir büyük paradoks aynı zamanda.