Bir sistemin sonuna geldiğimizi başka nasıl anlayabiliriz ki! Herşeyimiz sapı sapır dökülüyor. Açılan bir deliği giderdiğinizi sandığınızda bir başka deliğin açıldığını görüyorsunuz duvarda. Tam onu düzeltmek için bir şey yapmaya yöneliyorsunuz bir başkası sökün ediveriyor arkasından. Son günlerde yaşadıklarımız bu sistem mevzuunda çoktan iflah olmaz bir safhaya geldiğimizin kanıtları.

Ben tarihin determinist bir şekilde yol aldığına inananlardan değilim. Tarihin, geçmişin önümüze yığdığı koşullar içinde insanın iradesiyle biçimlenen bir süreç olduğu fikri bana daha yakın gelir. O nedenle de ben insanın önünde her zaman kendi iradesiyle seçebileceği “bir” den fazla yol olduğunu düşünürüm.

Bundan dolayı da Türkiye’nin tıkanmış sistemini açmanın, onu çalışır hale getirmenin “yollarının” , yukarıda “tarihsel koşullar” dediğim Cumhuriyet mirasının dikte ettiği koşulları aşan yeni bir değişim iradesinin ortaya çıkıp çıkmayacağıyla çok yakından ilgili olduğuna inanırım.

Ama konu insanın iradesini tarihin getirdiği koşullar içinde kullanması olunca bu koşulların insanlar arasında nasıl dağıldığı meselesi kendiliğinden çok önemli hale gelir. Çünkü seçeceğiniz yolda başarılı olup olmayacağınız bu “koşulların” size hangi cömertlikle yansıdığına çok bağlı. Eğer bu koşullar çok da sizin lehinize değilse isteseniz de seçmek istediğiniz yolu seçemezsiniz. Bu durumda tarihin önünüze yığdığı koşulların esiri olur, orada size düşen her neyse ona razı olup yaşarsınız.

Bu çerçeveden bakınca AKP, Türkiye tarihinin en cömert davrandığı siyasi partilerden biri bence. Son seçimde yüzde 50’ye yakın oy alması bunun en çarpıcı kanıtı. Dolayısıyla Türkiye’nin “hangi yol”da gideceğine ilişkin iradenin en güçlü taşıyanı. O nedenle de bence onun herhangi bir sorunla ilgili önemli bir mazereti yok.

Ben bu durumun onu bu dönemde kaçınılmaz olarak daha adil bir yönetim ortaya koymaya zorlayacağını düşünüyorum. Çünkü Başbakan Erdoğan’ın atması gereken bir adım olduğunda bu adımın adil bir adım olup olmadığı diğer siyasi partilerin yaptıklarından bağımsız olarak daha göze batacak, daha bir sorgulanacak. O nedenle de Başbakan’ın kendisinin “ustalık dönemi” dediği dönemin, onun gerçek siyasetle imtihanı olacağı açık.

Kimseye, “Ama onlar da bunu yapmadılar” gibisinden mazeretlerle, atmadığı adımları açıklayabilmesi pek mümkün olmayacak. Sinirleri alınmış gibi herkesi dinleyip kızmadan, bağırmadan sorunların üstüne gitmesi gerekecek. İmtihanın ateşten gömlek olacağı bu nedenle de kesin.

Gelelim parlamentodaki kilitlenmişliğe.

Bu sorunu çözmek, AKP’nin ve de Başbakan Erdoğan’ın ilk icraatı olacak. Bu nedenle de bu sorunla ilgili atacağı adım toplumda “işaret fişeği” etkisi yapacak. İlk sözleri, “Milli iradenin üzerinde hiçbir engeli kabul etmiyoruz” yerinde bir açıklamaydı ama özellikle Hatip Dicle’nin önündeki engelin de “milli iradenin” üzerindeki bir engel olduğu dikkate alındığında Başbakan’ın ilk olarak bu konuyu netliğe kavuşturması gerekiyor.

Oysa Başbakan Erdoğan dün “Başka aday mı bulamadılar? Niçin bu tür sıkıntıları olacağını bildikleri insanları aday yaptılar?” gibisinden bir demeç verdi. Dedim ya bu demeç önceki yanında sırıtıverdi hemen. Çünkü konu bu değildi ki! Hangi partinin kimi aday göstereceği kendi seçimi. Eğer bu seçim mevcut “arkaik” sistem içinde bir sorun yaratmışsa konu, bunun nasıl çözüleceği konusudur, neden bu kişilerin aday gösterildiği değil.

Türkiye tarihi AKP’ye ve Başbakan Erdoğan’a cömert davranmış onların önlerine yeni imkânlar koymuştur. Bu imkânları, “mazeretlere” başvurmadan, “adil” ve “vicdanlı” bir biçimde kullanıp kullanmayacaklarını ise önümüzdeki dönemde göreceğiz.