Nail Erdoğan, 1996 yılında Ege Denizi’nde, güya bilinmeyen bir şekilde kullandığı uçak düşürülerek şehit oldu. Aile daha sonra olayın araştırılması ve enkazın kaldırılması için çok mücadele etti. En son AİHM’ye başvurdu. Şehidin naaşı hala Ege denizinin dibinde.

 

Suriye’deki uçak düşürülünce ve iki şehit verilince Türkiye, AİHM’nin bile unuttuğu Nail Erdoğan’ı hatırlayıverdi. Ama dert, ne hatırlamak ne de hatırlatmaktan ziyade, haber ajanslarının haber atlatma derdiydi.

 

Nail Erdoğan’ın ailesinin evine gittik, Karaözü’ne. Aile bize kapıyı bile açmadı. Niye açsın? Anne hiç çıkmadı, ağabeyi de kilitli olan ‘mavi’ demir bahçe kapısının ardından, kayıt almamamızı rica ederek, şunları söyledi:

 

“AİHM’de dava sonuçlanmadı. Benim kardeşimin uçağının enkazı 500 m. derinde. AİHM ilgilendi ama Türkiye enkazı kaldıracak masrafları karşılayamadı. Suriye’deki uçak bin 200 m. derinlikte olmasına rağmen enkaz için çalışma yapıldı. Ama işte o zaman Yunanlılar vardı şimdi Suriye. Çıkarlar söz konusu. Onlar da Müslüman millet değil mi?”

 

Ağabeyinin gözleri yaşlıydı. Anneyi sorduk, hasta olduğunu ve konuşmak istemediğini söyledi. “Ne konuşsun.” dedi; “Yıllardır konuştu da ne oldu?”

 

Haberi almamız lazım ya, yarım saat sonra tekrar döndük ailenin evine. Muhabir arkadaşım annenin elinde ‘kırmızı’ leğenle arka bahçeye geçtiğini gördüğünü söyledi. Kadın olunca ikna etmek bana düştü. Bahçe kapısı yine duvar. Sanki memleketin düşmanının evine giriyormuş gibi kapının köşesinden içeri atlayıp arka bahçeye geçtim. Selvi Teyze arka bahçede. Elinde ‘kırmızı’ leğen. Daha önce hiç karşılaşmadığımız için, biraz da konuşmak istemeyişine saygımdan, “Selvi Hanım’la görüşecektim” dedim. Selvi Teyze, Selvi Teyze olmadığını, komşusu olduğunu, bahçeden bir şeyler toplamak için geldiğini söyledi. Döndüm gerisin geri. Belki gazetecilik refleksine uygun addedilmeyecek bazılarınca bu tavrım ama vicdanım rahat. 16 yıl geçmesine rağmen oğlunun geleceğinden hala umut eden bir şehit annesinin konuşmama isteğine saygı göstermek daha önemli diye düşündüm.

 

Nail Erdoğan’ın bir mezarı bile yok. Muhabir arkadaşımla bunu konuştuk. Mezarının olmaması bana göre bir şey ifade etmiyordu, ona göre ise, annesi daha rahat hissedebilirdi kendini. Doğru olabilir, çünkü her an sonu gelmeyecek bir umut taşımak daha da acıtır insanı. Ve Nail Erdoğan’ın ağabeyinin sözü, yine o ‘mavi’ bahçe parmaklığının ardında: “Biz umudumuzu kestik, bir ülke kendi evladını denizden çıkaramıyorsa biz ne yapabiliriz? Bu oyun hiç bitmeyecek.”

 

“CEP TELEFONU YOKTU Kİ ABİ”

Ertesi gün, Siirt Eruh’ta çatışmada şehit olan Yahyalılı Mustafa Aydın’ın haberini aldık. Muhabir arkadaşlar ailenin oturduğu Senir Köyü’nde aldılar soluğu. 21 yaşındaki Mustafa’dan geriye, 14 yaşında çekilmiş bir fotoğrafı kalmış yalnızca. Habercilerin klasik fotoğraf arama çalışmaları. Muhabir arkadaşlardan biri Mustafa Aydın’ın erkek kardeşine cep telefonunda çekilmiş bir fotoğraf olup olmadığını soruyor, kardeşinin verdiği cevap: “Cep telefonu yoktu ki abi, ne onun ne bizim.” İletişim çağıymış, öyle diyor akil adamlar. Ailenin durumu içler acısı, çiftçilikle geçiniyorlar ve evlerinin durumu çok kötü. Mustafa Aydın bir gece önce şehit oldu ve ertesi gün akşam Diyarbakır büro servis etti fotoğrafını. O da, birlikte çekilen asker kıyafetli vesikalık fotosu. Cep telefonu bir yana, fotoğraf çekilememiş bir hayat. Ve baba Mehmet Aydın, o yoksul evinin çatısına ‘kırmızı’ Türk bayrağı gerilirken, “İki oğlum var, onlar da feda olsun. Vatan sağ olsun” diyor. Yoksul çatıda ‘kıpkırmızı’ Türk bayrağı ve yukarıda ‘masmavi’ gökyüzü.

 

“İYİLEŞMEK İSTİYORUM”

Aynı günün akşam saatlerinde Küçük Rıdvan ailesiyle ziyaret ediyor çalıştığım ajansı (Kayseri İHA). Babanın derdi çocuğunun haberinin yapılması ve bir çare bulunabilir umudu. Küçük Rıdvan 5 yaşında ve 6 kez ameliyat olmuş. İlk ameliyatı da doğduktan yarım saat sonra gerçekleşmiş. Sorun böbreklerle alakalı. Hala altı bağlanıyor Rıdvan’ın, hastalığından dolayı tuvalet alışkanlığı edinmesi mümkün değil. Aile çiftçilikle geçiniyor. Baba haykırıyor resmen, elindeki ‘kırmızı’ mühürlü raporları sallaya sallaya; “Ben her ay buraya gelmek zorundayım ve her gelişim bana 150 TL’ye mal oluyor. 6 baş hayvanım var, etim ne budum ne, karşılayamıyorum, büyük kızım hasta, eşim hasta, Rıdvan hasta, bez parasında yetişemiyorum.” diyor. Sonra cebindeki ‘mavi’ kimlik kartını çıkarıyor, Rıdvan’ın gözleri de ‘mavi’. Diyor ki Baba, “Ben bu nüfus cüzdanını taşıyorum ama bu memleketin vatandaşı değil miyim?” Ve ‘mavi’ gözleriyle ‘mavi’ mikrofonu tutup, delip geçercesine kameraya bakıyor Küçük Rıdvan, “İyileşmek istiyorum” diyor.

 

Aynı günün gecesi gazeteci arkadaşımla sohbet ediyoruz. Konu, Trabzonsporlu taraftarların TFF’nin, Disiplin Talimatnamesi'nin 58'inci maddesini değiştirmesini protesto etmek için UEFA’yı faks yağmuruna tutmaları. Arkadaşımın “Eskiden bu tür şeyler gizlenirdi, şimdi insanların vatanseverlik anlayışları da değişti” yorumu. Bordo da ‘kırmızı’nın türevi ve yanında da ‘mavi’.

 

Vatan nedir sahi? Mesela şöyle bir hikaye midir?

 

Hani, bir kurşunla alnından vurulduğunda en son gökyüzünün ‘mavi’liğini gören bir asker düşmüş ya vatan toprağına…

 

Sonra ‘kırmızı’ kanları göl olmuş vatan toprağında ve o artık kararmış gökyüzünde ay ile yıldız bir araya gelmiş ve yansımış ya göl olmuş şehidin ‘kırmızı’ kanına…

 

Ve bir daha o asker, o ‘mavi’ gökyüzünü görememiş ya …

 

Mavi ile kırmızı karışınca mor olur biliyor musunuz?