G7 Karşıtı Buluşmadan İzlenimler: Bir Şehir İki Ülke

Bu kez Dünya gündemine dair sıcak gelişmeler yaşadığım şehre iki saat uzaklıkta cereyan edecekti. Böyle olunca bendeki heyecan da aylarca önce başlamıştı. Dünya’nın 7 efendisi Biarritz şehrinde bir araya geleceklerdi. G7 karşıtı buluşmayı örgütleyenlerden yoldaşım Egoitz buluşmanın adresi için “bu bir provokasyondur” demişti. Özellikle Fransa, İspanya ve Pay Bask’tan onlarca örgüt, parti, kolektif, kuruluştan oluşan G7 EZ (G7’ye HAYIR) platformu yoğun bir hazırlık içindeydi.

20 Ağustos’ta yola çıktık. G7 karşıtı buluşmanın adresi de Hendaye ve Irun şehirleri seçilmişti. Buraya daha önce gitmemiştim. Şehre girdiğimizde İspanya ve Fransa polislerinin birlikte aynı kontrol noktasında olmaları şaşırtmıştı beni. “Neden?” diye sorduğumda; “Biz Hendaye’ye girmek için şimdi İspanya’dan geçtik” dendi, tabi ben gene bir şey anlamadım. Şehre girdiğimizde polis noktalarındaki yoğunluk, yollar boyu G7 karşıtı buluşmaya dair pankartlar ile siyasi iklimi anlamak hiç de zor değildi. Katılımcısı olduğum ‘Siyasi Tutsaklar’ konferansına yetişme telaşı ile büyükçe bir kongre merkezine geldik.

Katılımcısı olduğum konferanstan sonra biraz şehri gezmek istediysem de; “Kamp alanına gidelim” önerisi ile şehir dışından gelen anti-kapitalistleri ağırlamak için hazırlanan kampa doğru yola çıktık. Kamp şehrin çıkışında, sahile yakın, ormanlık bir alanda kurulmuştu. Girişteki kontrol kapıları, omuzlarındaki görevli bantları ile kampı organize edenler bizi karşıladı. Alana girdiğimizde önce hani köyün, şehrin meydanı olur ya, onu andıran bir alanda insanların toplandıklarını gördüm. Bir toplantı öncesi bir durum olduğu belli oluyordu. Ben öncesinde biraz kamp alanını dolaşmak için arkadaşlarımdan ayrıldım.

İlk göze çarpan durum, kamp çok örgütlüydü. Buluşma alanları, toplu kullanım alanları, çadırların kurulduğu alanlar, büyük sahnenin olduğu başka bir alan, iki büyük mutfak ve atölye mekanları. Capcanlı, çok renkli bir kamp alanı. Özellikle anarşist grupların çokluğu ve LGBTİ bireylerin coşkulu halleri daha bir sıcaklık katmıştı kamp alanına. Alanı biraz dolaştıktan sonra toplantı alınacak alana geldim. Ortada bir mikrofon vardı, konuşmak isteyen mikrofonu alarak düşüncelerini ifade ediyordu.

Bir saat kadar sakin seyreden toplantı, birkaç açıklamadan sonra gerilmeye başladı. Özellikle de Jilets Jaunes aktivistlerinden -eylemlerde polis gaz fişeklerinden gözünü kaybetmiş- birisinin aktardıklarından sonra ortam daha bir gerilmeye başladı. İki farklı temel görüş vardı; birinci görüş buluşmayı organize eden sendika, parti, grupların görüşüydü. Ne üzerineydi bu farklılıklar. Cumartesi günü yapılacak büyük yürüyüş üzerineydi. Birinci grup aylardır yaptıkları hazırlıklar ile finali de renkli, şiddetsiz bir yürüyüş ile tamamlamak istiyordu. İkinci görüş ise, bunu dile getirenler anarşist otonomlardı. Blokaj ve işgal diyorlardı, “kapitalistlere şiddet meşrudur” savı üzerinden gidiyorlardı.

Toplantı ilerledikçe sataşmalar devam etti ve toplantı bitmeden karar çıkmıştı. Anarşist otonomlar bir gün sonrası için başka bir toplantı saati verdiler, diğer çokluk ise öngördükleri hali ile devam edeceklerdi. Ben de alanı tekrardan dolaşmaya çıktım, acıkmıştım da, mutfaklara doğru yürümeye çıktım, bu arada Paris’ten buluşma için gelen arkadaşlarım da ulaşmaya çalışıyorlardı. Bir tabak yemek aldım. Mutfak çalışanlarının hepsi gönüllü ve trans bireylerin burada daha aktif çalıştıklarını gördüm. Aldığım vejeteryan tabağını bitirdikten sonra Paris’ten gelen Hasan ile alanı dolaşmaya devam ettik.

Alana akın akın gelişler devam ediyordu, bu arada karanlık ile birlikte büyük sahnede de konserler başlamıştı. Biraz orada takıldık. Paris’ten gelen diğer arkadaşlar ile sonra kasabanın meydanında sohbete koyulduk. Ozan’da oldukça bir deneyim var bu buluşmalara dair kendisini ilgi ile dinlemeye çalışsam da, yorgunluğun getirdiği üşüme halleri ile kaldığımız eve geçmenin yollarını aramaya başlıyorum. İlk günün gece yarısı gibi yatağa girdiğimde Diyarbakır’da organize ettiğimiz Mezopotamya Sosyal Forumları geliyor aklıma. Başka bir iklimdi, o zamanki koşturmalarımız barışa, barışı gerçekleştirme hallerine dair iken, şimdi bir kez daha Amed, Van, Mardin, İstanbul sokakları eylemciler ile dolu. Bizim coğrafyada her şey ne de b.k’tan diye düşünerek uykuya koyulmaya çalışıyorum.

Cuma günü sabahı oturumlara katılmaya devam ederken aklım yarın olacak büyük yürüyüşte. Atölye programlarına katılmaya devam ediyoruz. “Kürtleri Anlamak” üzerine bir atölyeye katılıyorum, Basklı iki feminist kadından Kürdistan’ın direniş tarihini, Rojava’yı dinlemek mutlu ediyor bizi. Avrupa’da katıldığım ve gittiğim her buluşmada Rojava’nın yarattığı coşkulu haller bizi duvar yazıları ile karşılıyor zaten. G7 karşıtı buluşmayı örgütleyenlerin de Rojava’ya dair söyleyecekleri vardı. Kalabalık bir topluluk. Rojava kendisini örgütlemeye devam ediyor.

Buluşma için dört temel mekan vardı. Kamp alanında da oturumlar ve atölyeler devam ediyordu. Büyük konferans ve atölyeler için büyük bir kültür merkezi, okuldan buluşma etkinliklerine dönüştürülen eski binalardan oluşan bir kompleks ve sahil kenarında kurulu başka bir kamp alanı ve atölyeler için kurulan büyük bir çadır. Sokakları dolaşarak sahildeki kamp alanına geliyorum. Yollar ve sokaklar buluşma için gelen gençlerle dolu, sırt çantaları ile şehir anti-kapitalistlerden geçilmiyor. Ara ara tepemizde askeri helikopterler de eksik olmuyor: Durum berkemal!

Türkiye’de özellikle de son zamanlarda cinsiyet halleri üzerinden devam eden tartışmalardan tedirgin sokaklara bakıyorum, yanlış bir belirleme de yapabilirim, Türkiye’de LGBTİ+ yoldaşlarım beni anlasınlar diyorum. Ben hayatımda hani öğretilmiş bilgimiz ile “erkek” olarak gördüklerimden en çok etekli “erkek” ben bu buluşmada gördüm. Hem oturumlar, sunumlar ve hem de sokaklar “Biz sizin öğretilerinizden değiliz, ne bildiğiniz o erkeklerden ne de bildiğiniz o kadınlardan değiliz” diyorlardı adeta.

Bizler de biralarımızı alıp sahildeki duvarın üzerine kurulduk. Temel gündem bir kez daha “yarın ki yürüyüş nasıl olacak?” üzerine. O zaman uyumalı ve yarına erkenden girmeli diyorum ve öyle yapıyoruz.

İşte Cumartesi, 24 Ağustos!

Kalabalıklar sokaklara inmeden ben sokakları dolaşmaya başlıyorum, yeni bir şehirde güne erken girmeyi, kimseler daha ortalıkta yokken dolaşmayı seviyorum. Ara sokaklarda dolaşırken bir ATM bulayım diye düşünüyorum, ama ilk defa görüyorum, bütün ATM’ler metal levhalar/kapaklar ile kapatılmış. Neden olacak işte duvar yazıları:

-Le Capitalisme N’est pas Immortel” (Kapitalizm Ölümsüz Değil)

-Je suis Banquier...Mais Je N’assume pas. Pourquoi? (Ben bankacıyım ama yaptığım işi benimsemiyorum...NEDEN?)

Anlaşıldı ki ben açık bir ATM bulamayacağım. Sahil boyunca yürüyüşün başlayacağı yere yürümeye devam ediyorum. Tabii bu arada karşıma köşe başında bir fırın çıksa, bir kruvasan ve bir kahve alsam...

O da olmuyor, yolum bir şekilde çok güzel mimari ile yapılmış güzel evler arasından -Türkiye’de biz Adalarda ancak bu güzellikte evler bulabiliriz-, sahile çıkıyoruz. Uzunca bir sahil ve dalgaların üzerinde sörf yapanlar. Sahilin bir kenarında sörf için insanlar birikirken, diğer yanında ise yürüyüş için eylemciler toplanıyor. Ben sokaklar arasında kurulan bir pazardan bir şeyler alma ümidi ile toplanma alanına yol alıyorum. Alana vardığımda grupların bayraklar ve flamalar ile geldiklerini görüyorum. Fransız Komünist Partisi, sendikalar, Bask Ülkesi sendikası ve partileri, gökkuşağı bayrakları ile LGBTİ+ bireyleri, ama ben siyah bayrakları göremiyorum. Durum belli “blocage” diyenlerin adresi başka bir yer.

Bir saat kadar alanın dolmasını bekliyoruz, kortejler sahil boyu yürümeye devam ediyorlar. Zaman zaman İspanyolca, Fransızca, Baskça sloganların arasına “Jin Jiyan Azadi” sloganlarımızı Basklı ve İspanyol yoldaşlarım ile atıyoruz. Polisler uzaktan izliyorlar, bir ara bakışlar yukarı takılıyor, gördüğümüz ipe bağlanmış bir dron! Sanırım polisler fazla içimize giremeyeceklerini düşündüklerinden dron görüntüsü ile görüntü almak istiyorlar.

Ve bir köprüye varıyoruz. Bu köprü ilginç! Köprünün tam orta yerinde kaya gibi bir duvar var, yürüdüğümüz yönden bakında bu kaya parçası üzerinde İspanya, diğer tarafa dönüp bakınca da Fransa yazıyor. Gene bir sınır trajedisi/ironisi!

Bir şehri birbirine bağlayan köprü bir sınır aslında. Ama bu sınır öyle böyle değil. Bu duygumu Nusaybin’de yaşamıştım, tarlanın bir yarısı o tarafta bir yarısı bu tarafta, kimler hangi akıl ile çizdi bunları, bir çizgi çizmek bir tarlaya, bir kasabaya bu kadar kolay mı?

Köprünün yarısında arkamızda bıraktığımız Handeye, adımımızı attığımız ise Irun. Bir şehir iki ülke. Ama bu şehir Basklıların!

Dünyanın efendileri pazartesi Bask Ülkesi Biarritz şehrinde dünyaya yeni savaşlar, yeni sınırlar konuşmaya devam edecekler, biz sokakların sahipleri, içi pasaporta, sınırlara ısınamayanlar ise yollarda, sokaklarda olmaya devam edeceğiz.

Amed, Van, Mardin, İstanbul’da sokaklarda olan kadınlar aklıma geliyor ve bir kez daha haykırıyprum: JİN JİYAN AZADİ!

YORUM EKLE

Tıkla, Demokrat Haber’e Şimdi Destek Ol >>>