Türkiye’nin kuruluşundan beri yaşadığı derin bir varoluş krizi var. Varlık ve yokluk arasındaki derin korkunun ürünü olan bu zihin dünyası koca bir imparatorluğu yitirmiş kadrolar açısından anlaşılabilir bir durumdu.

Balkanları uzun yıllar boyunca hâkimiyeti altında bulunduran Osmanlı’nın son dönemlerinde Balkan Devletleri’nin bile işgaline uğraması, Avrupa’nın fırsat bulduğunda Anadolu’ya yerleşmekten çekinmeyeceğinin anlaşılması varoluş krizini canlı tutan örnekler.

Avrupa’nın Yunanistan’a kol kanat gererek Anadolu’nun iç bölgelerine karşı yürütmesi, Rusların Ermenileri cesaretlendirmeleri dış güçlere güvensizliği doğuran nedenlerin başında geliyor.

Yunanlıları rıhtımda karşılayan İzmirli Rumların sevinç gösterileri, Metropolit Hrisostomos ve yanındaki papazların Yunan birliklerini tuz ve ekmek ayiniyle karşılayarak kutsaması, bazı Ermeni çetelerinin Rusların önünde savaşması Gayri Müslimlere karşı güvensizliğin kaynağını oluşturdu.

Yani İzmir’in işgalinde Rum mahallerinde yükselen sevinç çığlıkları, Yunan askerlere çiçek sunan güzel Rum kızlarının görüntüsü, Rum fabrikalarında sirenlerin, kiliselerinde çalınan çanların uğultusu Müslüman zihninde kırılma yarattı. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı bir Türk-Yunan, Türk-İngiliz, Türk-Fransız kavgası olarak değil Müslüman ve Hristiyan güçlerin kavgası olarak yaşandı.

Çünkü İzmir’de Yunan, Antep’te Fransız, İstanbul’da İngiliz farklı kimlikler değil Müslüman topraklarına girmiş “gavurlar” olarak görüldü. Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında halifeliğin kurtuluşuna vurgu yapması, meclisi dualarla açması da bu duyguları erken fark etmiş olmasından ileri gelir.  

Türkçe konuşup Türkçe dua eden Karaman bölgesi Hristyanlarının bile zaferden sonra göçe tabi tutulması bu nedenledir. Kurtuluş Savaşı’nda bu yaşananlar Anadolu’daki Müslümanlar ile Gayri Müslimler arasındaki bağları zayıflatmıştır. Yönetici kadrolarda bu durum har an devletin varlığı ve yokluğu meselesine indirgenmiştir. Çünkü hakikaten Kurtuluş Savaşı anlatıldığı gibi bir varlık ve yokluk meselesidir. Bu meselede Gayri Müslimlerin tutumu olumsuz duygulara yol açmıştır

Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupalı devletlere ve Anadolu’da yaşayan Gayri Müslimlere karşı oluşan bu doğru tavrın içerdeki muhaliflere de yansıtıldığı yanlış durumlar yaşanmıştır. Dış devletlerin ve gayri Müslimlerin tavrını devletin varlığı açısından değerlendiren idareciler devletin kuruluşunda yer alan farklı görüşlere sahip insanlara da aynı gözlükle bakmışlardır.

Yani Kurtuluş Savaşı’nın en etkili kadroları cumhuriyetin ilanından sonra cumhuriyettin şekillendirilmesine yönelik farklı görüşleri nedeniyle devletin varlığı için risk olarak değerlendirildi. Farklı düşünenlerin, saltanat ve halifeliğe yaslanarak alan açma, kitle kazanma yanlışı bir diğer yanlışın da sebebi oldu.

Kendini Osmanlı kurumlarıyla bütünleştirerek var olmaya çalışanlara cevap cumhuriyet yöneticilerinin kendilerini devletle bir görmelerine yol açtı.

Menemen ve Şeyh Sait İsyan’ı bu sahipliği pekiştiren etkiler yarattı. Menemen İsyanı Kurtuluş Savaşı’na büyük destek veren muhafazakâr kesimle cumhuriyet idarecileri arasındaki ayrışmayı derinleştirirken Şeyh Sait İsyanı Kurtuluş Savaşına destek vermiş Kürtlere karşı da güven bunalımını doğurdu.

Aslında her iki isyanda rejime karşı değil cumhuriyetin Batı merkezli modernleşme projesine karşı gelişmiş tepkisel hareketlerden ibaretti. Her iki isyanın yöresel sınırları aşamaması, teorik niteliklerden ve güçlü liderliklerden yoksunluğu bunu gösterir. Derviş Mehmet’in basit kişiliği, Şeyh Sait’in feodalliği aşamayan karakteri bunu yeterince açığa vurur. Bu iki isyanın muhafazakâr niteliği bu yüzden muhafazakâr ve liberal değerlere sahip partilerin kurban olmasını kolaylaştırmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası birinci, Serbest Cumhuriyet Fırkası bu anlamda ikinci kurban sayılabilir.

Şimdi bugün cumhuriyetin erken döneminde “devletçi-seçkinci” kadro ile “muhafazakar-dindar” kadronun iktidar ve modernleşme alanında yaşadığı çatışmayı devletin rejimi ve bekası alanından kurtarma günüdür. Çünkü artık devletin rengiyle ilgili farklı görüşlerin rejim ve cumhuriyet için risk görülmekten çıkarılması gerekiyor. CHP’de İnönü, Ecevit ve Baykal çizgisi siyaset alanındaki kavgayı hep rejimin bu varoluş alanına kilitleyerek sürdürdü.

CHP’nin hala 1930’ların hayalinde olması başarısını güçleştirmeye devam ediyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkan olduğu CHP kendini devletin sahibi ve rejimin bekçisi anlayışından kurtarıp CHP politikalarını devletin ve rejimin varoluş nedeninden kurtarabilirse belki umut olacak. Ama hala bir tarafında derin devletin akıl hocalarının etkin olduğu bir CHP ile bunu başarması zor görünüyor.

Bugün iktidarda bulunan AKP ise yeni süreçte Türkiye’yi “devletçi-seçkincilerin” derin aklından temizlerken bir diğer yandan kendi derin aklının çıkmazlarıyla boğuşuyor. Yani devletçi-seçkincilerin derin aklı rejim ve cumhuriyet üzerinden kendi iktidarını kurumsallaştırmaya çalışırken bugün AKP aynı yanlışı muhafazakar-dindarların iktidarı için yapıyor. Kurtuluşun aslında derin akıllarda değil ortak aklın değerlerinde olduğu anlaşılıncaya kadar da bize devletçi seçkinci akıl ile muhafazakar-dindar kadronun akıl çıkmazlarında yaşamak kalacak.