Batı karşısında yenik düşmenin Türkiye toplumunda ciddi bir travmaya yol açtığı bilinir. Bunca yılın koskoca Osmanlı’sının güneşi görünce eriyen kar misali tarih sahnesinden çekilmiş olması bu ülkenin insanlarınca kolay kabul edilen bir olgu olmadı. O nedenle de bu “kaybetmişlik duygusu” zaman zaman bir yerlerimizden çıkar. Bugün hâlâ Avrupa’yla ilişkilerimizin, “Onlar ortak, biz pazar” anlayışıyla algılanıyor olması da bu nedenle.

1991 yılında kurulan Demirel-İnönü hükümetinde ekonomi danışmanlığı yaparken çeşitli vesilelerle bu “duygu”nun farklı tezahürleriyle çokça karşılaştım. Dün Erdoğan’ın “çılgın proje”sini dinlerken de o günler geldi aklıma. Bu da bir başkası diye düşündüm kendi kendime.

Başbakanlık’taki çalışmam sırasında bu projeye benzer çok sayıda “çılgın projesi” olan insanla tanışmış, onları dinlemiş ve bazılarını da ilgili olabilecek kurumlarla ya da rahmetli Erdal İnönü’yle paylaşmıştım. Aklımda kalan bazılarından kısaca da olsa söz edeyim.

Bunlardan biri Van Gölü’yle ilgiliydi. Van Gölü’nün su yüzeyinin yükselmekte olduğunu, bunun da Dicle Nehri’ne bağlanarak hem Van Gölü’nün ve hem de Dicle’nin daha sağlıklı bir yapıya kavuşturulabileceğini, sulama vs. gibi imkânların artarak tarım üretimine de katkıda bulunabileceğini amaçlayan bir projeydi.

Bir başkası, Akşehir- Eğirdir- Beyşehir göllerinin kendi aralarında birleştirilerek Akdeniz’e bağlanması projesiydi. Bu projede de hem bu göllerin yaşaması ve hem de Akdeniz’le bağlı hale getirilmeleriyle elde edilecek ekonomik yarar amaçlanmaktaydı. (Bu projenin bir de Tuz Gölü ayağı vardı galiba.)

Hatırladığım başka projeler de var. Örneğin Ankara’ya bir göl yapmak. Kızılırmak’ın bir kolundan yararlanarak Ankara yakınlarında içinde yelkenlilerin dolaşabileceği, insanların denizdeymiş gibi yüzebileceği bir göl.

Kafamı en çok zorlayan ve üzerinde benim de çalışmaya çalıştığım bir diğer proje de İzmit Körfezi’nin, Sapanca Gölü ve Sakarya Nehri vasıtasıyla Karadeniz’e Karasu’dan bağlanması. Bu projeye ilgim ise o sırada üzerinde çalıştığım Zonguldak yöresiyle ilgili bir başka projeyle bağlantılı olmasıydı. Bu proje de Zonguldak’ta kömüre bağlı bir hayat yerine tekstil üretiminin desteklenmesi ve bunun da bir yandan Kocaeli Sanayi Bölgesi’ne, bir yandan da Tuna Nehri vasıtasıyla Avrupa pazarlarına bağlanması üzerine bir projeydi.

Bu projeleri, başka kimse bizi dinlemez diyerek Erdal Bey’e ulaştırmak isteyenlerin ise hemen hemen tamamının “emekli asker” olması bu süreçte ilgilimi çeken en önemli olguydu. Bunun nedeni ise büyük bir olasılıkla, yazımın başında değindiğim “kaybetmişlik duygu”sunun en çok asker içinde hissediliyor oluşu ile askerlerin hayatlarının önemli bir kısmını Anadolu’nun çeşitli yerlerinde geçiriyor olmalarıydı.

Bence Erdoğan’ın projesi de yukarıda andığım projeler gibi “çılgın” projelerden biri. Aralarındaki fark ise –teknik düzeyde değerlendirmeler bir yana- “Kanal İstanbul”un iktidarda olan bir başbakanın projesi olması, o nedenle de gerçekleşme şansının yüksek olması.

Doğrusu ben bu türden “modernleşme” projelerine karşı olan bir insan değilim. Ülkenin “kalkınma sorunları” olan bir ülke olduğunu ve bu nedenle de bu türden projelere ihtiyacı olduğuna da inanıyorum. O nedenle de baştan kafadan bu proje doğru bir proje değildir gibi kategorik bir fikre de sahip değilim. Ama bu projeyle ilgili benim sorunum projenin fikrinden çok –ki bu da enine boyuna değerlendirilmeye muhtaçtır tabii ki- bu fikrin ortaya konuş biçimiyle ilgili.

Ben, Başbakan Erdoğan’ın “Bir kanal yapıyoruz” diyerek açıkladığı projesinin “Bir kanal yapmak istiyoruz ey Türkiye ne dersin” diyerek topluma sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü toplumun hayatını etkileyen bu türden kararların toplumun çıkarına olabilmesinin koşulu toplumun o kararlarda bir dahlinin olmasıyla mümkündür. Bir başka ifadeyle toplumun Erdoğan’a verdiği “vekillik” onun bu kararı kendi başına “küçük bir kurul”la almasına yetecek bir vekillik değildir. Zaten Erdoğan’ın da sorunu – dolayısıyla da AKP’nin sorunu da- demokrasiyi ancak geçmiş yüzyılın terimleriyle ve içeriğiyle yani “temsîli” niteliğiyle algılıyor olması.

Konuya devam edeceğim.