Çıkar-Değer Açmazını Aşacak Bir Sol‘a Doğru

Trump, Afd, Brexit, Le Pen, AKP: Çıkar-değer açmazını aşacak bir Sol‘a doğru

2008’de Obama’nın seçilmesinin, ABD’nin ırkçı geçmişiyle hesaplaşıp ırkçılığa ağır bir darbe indirdiğini sanmıştım. O çerçevede önemli bir yapısal kırılmayı ifade ettiğini düşünmüştüm. Ama Obama gibi, ferah, kozmopolit, komplekssiz, özgürlükçü, siyahi bir Başkanı iki defa üst üste seçen ABD seçmeni; bu sefer ırkçı, cahil, tacizci ve nezaketsiz birini seçti.

Dünyanın en kozmopolit şehri Londra’ya sahip olan, küresel finans ekonomisinde önemli bir ağırlığı olan, küreselleşmenin kilit aktörlerinden Britanya, ulus-devlet korunmacılığına dönmek- AB’den çıkmak yönünde karar verdi.

Geçmişiyle en derin ve yapısal yüzleşmeyi gerçekleştirmiş olmasından ötürü en olgun halklardan olan Almanlar, kimi eyaletlerindeki seçimlerde ırkçı, şovenist AfD partisine 22%‘ye varan oylar verdi Eylül ayında.

Dünya Sol ve modernleşme tarihinde önemli bir yeri olan, Sol ve sendikal hareketin azımsanmayacak kadar güçlü olduğu Fransa’da Aralık 2015 bölgesel seçimlerinde ırkçı Le Pen 25% gibi oldukça yüksek bir oy aldı.

7 yıl öncesine kadar Türkiye’nin AB’ne ve dünyaya entegrasyonuna siyaseten yön veren müslüman-liberal AKP, şuan ülkeyi dünyadan koparan İslamo-faşist bir parti oldu.

2008 Finans Krizi sonrası ırkçılığın, yabancı düşmanlığının, milliyetçiliğin ve köktenciliğin yükselmesini ifade eden bu gelişmeleri bir çok pencereden açıklamak mümkün. Fakat bu yazıda, bir önceki yazıda bahsettiğim „çıkarlar ve değerler arasındaki uyumlulaştırma sürecinin aksaması“ yönünü vurgulamaya çalışacağım.

“Çıkarlar ve değerler arasındaki uyumlulaştırma sürecinin aksaması”, ve daha genel olarak, nihlizm (değer yoksunluğu) ve çıkarların tersine irrasyonel davranma biçimi, sadece gündelik hayatta bireysel düzlemde değil; siyasal düzlemde de gecerli. Öncesinde berraklaştırmak için bir kaç güncel hususu vurgulayalım:

i-          Yukarıda bahsedilen, ırkçı-şovenist partilere oy verenler, çoğunlukla çalışan, orta-alt kesim, Sol’un tabiriyle, işçi sınıfı; özellikle de hakim toplumsal etnisiteye ait orta yaş üstü erkekler.

ii-         AKP’nin 12 yıllık iktidar döneminde emeğin GSMH’dan aldığı pay 2002’de 43%‘ten 2015’te 34%‘e düşmüş durumda. İşsizlik, bu 12 yılda 10%‘nun altına demirlemiş değil.

iii-        Hem AfD’nin parti programında ve vaatlerinde hem de Trump’un seçim vaatlerinde işçilerin aleyhine olan ekonomi politikaları oldukça açık. Keza Trump’un ekonomi danışma kurulu finans devi firmaların eski yöneticilerinden müteşekkil iken, Clinton’ın ekibinde, yeniden bölüşümü ve istihdamı savunan sol iktisatçılar ağırlıkta. Dahası, Amerikalı işçiler, Demokrat Parti’ye Bernie Şanders’i aday yapmaları konusunda cesaretlendirecek kadar güçlü davranamadılar.

Özetle, ağırlıklı olarak işçi sınıfının (özellikle de mavi yakalı işçilerin) tercihleriyle şekillenen bu seçim sonuçları, işçilerin  kendi çıkarlarıyla uyumlu oy vermediğini gösteriyor.

Öte yandan ırkçılık karşıtı olan, kozmopolit, demokratik değerleri savunanlar ise, üniversite mezunu, beyaz yakalı, küresellesmiş olan orta-üst kesim.

Bu iki grup arasındaki değerler gerilimini, Gezi protestosuna katılanlar ile ona karşı „çapulcular“ diyerek konumlanan AKP kitlesi arasında da, Trump’a ve Clinton’a oy verenler arasında da, Almanya’da Yeşiller Partisi ve SPD’ye oy verenler ile AfD’ye oy verenler arasında da gözlemlemek mümkün.

Bu durum, çağdaş Sol’un önündeki en önemli handikap olarak duruyor:

Bir yandan çıkarlarını savunması gerektiği toplumun alt-orta gelir grubu, savunamayacağı demokrasi-karşıtı, muhafazakar, yabancı düşmanı değerlere sahip; öte yandan savunduğu kozmopolit değerlere sahip çıkan üst kesimin (küreselleşmiş beyaz yakalı çalışanlar ve kapitalistlerin) ise çıkarlarını savunması Sol politika açısından mümkün ev tutarlı değil.

Daha başka bir ifadeyle, çıkarlarını savunduğu kitleye, onların karşı olduğu yada pek de önemsemediği kozmopolit değerlerle gittiği zaman ikna edici olamıyor.

Bu handikapı aşmak için, yani çıkarlarını savunması gerektiği, alt-orta gelir grubunu, savunduğu kozmopolit değerlerle buluşturabilecek bir siyasal programı üretmek için, bu değer ve çıkar açmazının arka planını anlamak gerekiyor.

Bu durumu, (mavi yakalı) işçilerin küreselleşme (ithal ürün akımı, ihracat yarışı, işyerlerinin başka ülkelere taşınması, göçmen işçi akını) yüzünden işlerini kaybettiklerine yordukları için, küreselleşmeye ve onun kozmopolit değerlerine karşı köktenci- içe kapanmacı değerlere savrulduğuyla açıklayan yaklaşımlar da mevcut. (Başka bir yazının konusu olmakla beraber, ben bu durumun temel olarak, küreselleşmeden ziyade, istihdam kompozisyonunda beyaz yakalılarının payını artıran, mavi yakalıların payını azaltan, gelir dağılımını kötüleştiren temel faktör olan piyasa yoğunlaşmasından kaynaklandığı fikrindeyim.)

Burdan bakan, yani küreselleşmeyi mesul gören Sol yaklaşımlar ise, ulusalcılığa sarılıyor ve yine sonuçta kendisiyle çelişkili olan demokrasi karşıtı değerlere savruluyor.

Sadece değerler açısından bakan post-modern Sol ise, çıkarların somut, canlı etksini ıskaladığı için etkili olamıyor; mücadelesi soyut sembollerle, söylem analizleriyle, görütünden- görsellikten ibaret eylemlerle sınırlı kalıyor.

Peki hem bireysel düzlemde hem de bu iki sınıf arasında deneyimlediğimiz ve Sol’un önünü tıkayan bu değer-çıkar açmazı nasıl aşılabilir?

El cevap: İnsanlığın, hem farklı değerleri birbiriyle, hem farklı çıkarları birbiriyle, hem de değerleri çıkarlarla uyumlaştırmak için yarattığı, kurumlarla. Kurumların bir diğer önemli fonksiyonu ise, birbirini tanımayan insanlar arasında güven ilişkileri/ sözleşmeler kurması ve belirsizliği minimize etmesidir.

Maruz kaldığımız bu değer-çıkar uyumsuzluğunu ve açmazını da, Alman sosyolog Ulrich Beck‘in „riskleri bertaraf ederek güven hissi veren kurumların çöküşü“ olarak tanımladığı „risk toplumu“ ile açıklayabiliriz.

Korkunun egemen olduğu, anksiyete düzeyinin yükseldiği, kurumların işlevlerini yerine getiremediği bir risk toplumunda, insanların değerleri ve çıkarları doğrultusunda sağlıklı düşünüp hareket etmesi, değerlerini ve çıkarlarını birbiriyle konuşturup uyumlaştırmaları, zayıf ve zor bir ihtimaldir. Böyle bir durumda bireylerin öncelikli meselesi, güvensizlik hissinden ötürü, kısa dönemli risklerin bertaraf edilmesidir. Değerleri ve çıkarları, projeksiyon yapmasının temel enstrümanları olmaktan çıkar. İşçilerin, çıkarlarına aykırı olduğu halde neden aşırı-sağcı politikalara oy verdiği bu noktadan anlaşılabilir: Aşırı-sağcı politikalar işçilerin korkularına hitap etmekte ve onlara güvenlik hissi vermekte.

Konumuzla direkt ilgili olan ve toplumsal gelir grupları arasında değer ve çıkar temaslarını sağlama fonksiyonu olan kurum ise, sendikalar...

Sendikaların, sadece beyaz ve mavi yakalılar arasındaki maaş farkını değil, farklı kimlik gruplarına mensup (ABD özelinde Hispanıkler, siyahiler, beyazlar, kadınlar, erkekler vs) işçiler arasındaki maaş farkını da azalttığını, bir çok ampirik çalışma ortaya koyuyor. (Sendikalılık oranındaki düşüşü de piyasa yoğunlaşmasına bağlayan yaklaşımlar mevcut).

Öte yandan, aktörler çıkarlarını, örgütlenerek realize ederler. Değerlerini de yine örgütleri üzerinden siyasal/ toplumsal alana taşırlar, diğer değerlerle buluştururlar. Ve çıkarlarıyla bütünleşmemiş değerler, bütünleşmiş değerlere karşı cılız kalırlar. Karşıdakine çıkarınızı kabul ettirmenin yolu da, bildiri okumak değil; ona uzlaşmadığı takdirde bedel ödetebileceğinizi göstermektir.

Velhasıl, Sol siyaset, seçimlerden önce, bu değer-çıkar açmazını aşmak için, yani kozmopolit demokratik değerleri alt-gelir gruplarıyla buluşturacak türden bir sendikal örgütlenmeye ağırlık vermeli.

Sendika üyesi olmadan çıkarlarındaki gerilemenin durmasını isteyen işçiye, bunun pek de zekice bir beklenti olmadığına ve maruz kaldığı piyasa kaynaklı risklerle ancak sendikalaşma sayesinde başa çıkabileceğine ikna etmek gibi ağır bir görevi var, Sol’un.

Aslında belki Sol’un önce kendisini yeniden sendikanın evrensel demokratik değerlerine ve gücüne ikna etmesi gerekiyor.

_____

Yazının İnglilizce özeti:

Trump, Afd, Brexit, Le Pen, AKP: Towards a Left politics to overcome the value-interest trade-off

As explained by German sociologist Ulrich Beck, we live in a “risk society” in which institutions of modernity are not any more capable to defeat the risks and thereby sense of security and trust is damaged. In such a situation where the fear dominates; values, interests and a harmonization of them can not be no longer the means of projections and decisions of people. In a proper democratic modern society, people bring their their clashing values and interests together to reconcile.

From that point of view, it might be a bit more easily comprehended why working people vote for extreme-right politics (such as Trump, AfD, Brexit, Le Pen, AKP) despite these politics are against their own interests: These extrem-right politics addresses to the fear of people and exploit their fear.

The rise of racism, xenophobia, nationalism and fundemantalism, especially among workers, reflected by latest election results across the world, indicate a the core trade-off problem for a Left politics to overcome:

Left politics should defend the interests of working people but can not defend the current xenophobic, conservative values of working people, especially of blue-collar workers (mid-lower section). On the other hand, the cosmopolit, democratic values which a Left politics should defend are claimed mostly by mid-upper section of societies, especially college-graduated white collars those have globalised/ transnationalised and also to some extent by capitalists. However, a Left politics can not defend the interest of those people.

With other words, the current core handicap for a Left politics is that they can not persuade the mid-lower section of societies with the values of mid-upper section.

The most effective way to overcome this trade-off, this handicap is to revitalise the trade unions as an institution which functions to compromise the values and interests of working people.

The way that trade unions can overcome the trade-off between values and interest is that trade unions reduce the wage gaps not only between white-collars and blue-collars, but also between different cultural groups (black and white, women-men etc.). Secondly, trade unions give workers the sense of being secure and of self-confidence.

Hence, Left-wing parties must focus first on trade unions to revitalise before attending in elections.



 
YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >