Milletvekillerine “Mütevazı olun!” uyarısında bulunan Başbakan Erdoğan, mütevazılıği elden bırakıp “Tükürdüklerini yalayacaklar!” diye söylenmemiş olsaydı, toplumun yüzde ellisinin desteğini almış bir siyasi lider olarak “uzlaşmacı” ve “sorun çözücü” bir imajı da kendi karizması üzerine eklemiş olabilirdi.

Oysa bu tek olay bile, Başbakan Erdoğan’ın “balkon konuşmalarının”, “balkon” konuşmaları olduğunu, asıl siyasi tarzının kendi hırsı ya da kendi iddiası ya da vesayet rejimi karşısındaki “ezilmişliği” tarafından büyük ölçüde belirlendiğini ortaya koydu. Gerçi Başbakan Erdoğan’ın bu tavrı toplumdan destek görüyor görmesine ama yine de onun “herkesin başbakanı” olmasını da önlüyor.

Öte yandan kabul etmek gerekir ki CHP liderinin yaptığı hata da öyle yenir yutulur bir hata değil. Kendi partisinin hareket alanını tümüyle Başbakan Erdoğan’a bırakmış olması gerçekten de akıl edilmesi pek mümkün olmayan bir “akıl”. Şimdi mırıldanıyorlar “Efendim AKP uzlaşmacı davranmıyor” diye. Doğrusu bu cümleyi nasıl edebildiklerine de şaşırmamak mümkün değil. Evet, AKP uzlaşmacı davranmıyor ama sizin bu durumda olmanızın nedeni ne ki?

Biri de “Efendim milletvekilliği yeminle başlıyorsa, biz yemin etmediğimize göre bizim milletvekilliğimiz başlamış sayılmaz. Eğer öyleyse devamsızlık da başlamış olamaz” cinliğinden medet umuyor. Arkasından da “Yürekleri varsa gelsin düşürsünler. Biz hiç kimseyi tehdit etmeyiz, bu tehditlere de pabuç bırakmayız” delikanlılığı sergiliyor.

 Ben bütün bunları “çatışmacı” bir siyasi zihniyetin bitiş işaretleri olarak okuyorum. Daha doğrusu toplumun çözüm bekleyen sorunları karşısında bu sorunları çözecek siyasi zihniyetin böyle bir zihniyet olamayacağından giderek bunu söylüyorum.

Bu çözümsüzlük halinde yalnızca siyasi aktörlerin benimsedikleri siyasi zihniyet değil bizatihi AKP’nin sistem içinde ulaştığı durum da var. AKP bu seçimlerde yalnızca yüzde 50 oy almadı, bu oyla birlikte toplum nezdinde kesin bir fikrî hegemonya da kazandı. Bir başka deyişle AKP’nin onaylamadığı herhangi bir şeyin olmasının zor olduğu yeni siyasi koşullar ortaya çıktı.

Bu yeni durum iki şeye işaret ediyor: Birincisi, toplumsal sorunların çözümünde (anayasa dahil) temel olarak AKP’nin yaklaşımları belirleyici olacaktır. İkincisi ise, AKP dışındaki siyasetin pek bir kıymeti harbiyesi kalmamıştır (BDP hariç).

AKP’nin özellikle “Kürt sorunu”nda şimdiye dek ifade ettiği yaklaşımların Kürt siyasetince kabulünün zor olması mevcut siyasi sistemi kilitlemeye de adaydır. Anayasa konusunda da benzer zorlukların olabileceği de ortada.

Öte yandan AKP dışında siyasetin alanı, mevcut aktörlerin yaklaşımlarını düşündüğümde, pek kalmamıştır. Bunu, AKP dışında siyaset söyleminin bitmiş olduğu anlamında değil, ancak mevcut anlayışlarla böyle bir yeni alanın yaratılamayacağı anlamında söylüyorum. (Özellikle sol siyasetin önünde şimdiye dek hiç yaşanmamış olan, bir, “şapkayı önüne koyma” gereği var. Üstelik bu gereklilik yalnızca dünya solunun bunalımıyla değil kendi iç bunalımıyla hesaplaşmayı da içeriyor. Bu konulara sonra değineceğim)

O nedenle de önümüzdeki dönem “çatışmacı” siyasetin hem şaha kalkacağı ve hem de tarihten silinmeye başlayacağı yeni bir dönem olacaktır.

En azından işaretler bu yönde...