CHP 1919-1923 yılları arasında Anadolu ve Rumeli Mudafa-i Hukuk grubudur. Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen kadrolarının Mustafa Kemal liderliğindeki ittifakıdır. 11 Eylül 1923’te Halk Fırkası, 10 Kasım 1924 Cumhuriyet Halk Fırkası, Mayıs 1935’te ise artık Cumhuriyet Halk Partisi’dir.

Ama CHP adındaki halk kelimesinin aksine 1919-1950 yılları arasında halkın partisi değil devlettir. İnanmayanlar 1935 kurultayında valilerin parti il başkanı olarak kabul edilmelerine bakabilirler.

Yine bu tarihler arası kendini “cahil halkın” cumhuriyet devrimleriyle aydınlanmasına feda etmiş toplum mühendislerinin merkezidir. 1950 yenilgisi bu cahil halkın ilk tepkisi değildir ama sonuç aldığı ilk tepki sayılır.

CHP iktidarı yerini DP’ye bırakmıştır. Nitekim 1950 yenilgisi parti yönetimi tarafından “halkın yanılgısı ve Kemalist devrimciliğe tepki” olarak değerlendirilir.

Sonrası hazan mevsimidir. 27 Mayıs askeri darbesinin desteğine rağmen 1961 ve 1965 seçimlerinde yaşanan hayal kırıklığı parti içinde Kemalizm ve sol tartışmalarının başlamasına yol açar. Ne soldan ne de Kemalizm’den vazgeçebilen CHP “Ortanın Solu” kavramıyla kitlelere ulaşmaya çalışır. Bu yıllar aynı zamanda CHP’nin kendini yeniden inşa etme tartışmalarının başlangıcıdır.

Ve 1970’li yıllar… CHP’nin iktidar olma umudunun Ecevit’le yükseldiği yıllar yani. Bülent Ecevit hem 12 Mart 1971 darbesine hem de genel başkanı İnönü’ye karşı dik durarak başkanlığa gelir. CHP’de 1950’den sonra başlayan seçim dışı oyunlarla iktidar olma tutkusundan kurtarıp halkla bütünleşme ve halka inanma politikalarına çeker.

Bülent Ecevit dinamizmi o kadar etkilidir ki her yerde “Halkçı Ecevit” “Umudumuz Ecevit” pankartlarına rastlanır. Bu anlamda1973 seçimlerini CHP değil Ecevit kazanmıştır demek yanlış olmayacak. Nitekim o sırada seçimleri gözlemek amacıyla gelen İngiliz bir gazeteci ülkesine gönderdiği haberde ”Türk seçimlerini Ecevit denilen bir parti kazandı” diye yazacaktır.

Fakat Ecevit’in çabaları partiyi tek başına iktidar yapmaya yetmez ama CHP’de değişim ve yenileşme taraftarlarının güç kazanmasına yol açar. Bu katkıyla CHP’de “iç dönüşüm” hızlanır. Ecevit’in demokratik sol tezleri bu sürecin ürünü olarak doğar. CHP’deki ideolojik inatla baş edemeyen Ecevit kendine artık başka bir yol çizecektir.

İç dönüşüm hızlanırken iç çatışmalarda eksik olmaz. 12 Eylül’ün hafızalarda yarattığı yanılgı CHP’yi “kendisi için örgüt olan ve kendisi için politika yapan” bir duruma itecektir. Bu dönem yoğun hizip tartışmalarının yaşanarak “CHP’li çok, CHP yok” söyleminin doğruluğunun kanıtlandığı yıllardır.

Deniz Baykal bu yılların en önemli aktörü olarak ortaya çıkar. Etkileyici tavırları popülist yaklaşımları ve arkasındaki delege gücüyle her kurultayın kazananı olur.

Ama asıl gücü Cemal Süreyya’nın bir şiirinde belirttiği gibi reel politikanın adamı olmasından ve güç dengelerinden çıkış yapmasından kaynaklanır.

CHP bu yıllarda yani 1990’larda Baykal sayesinde ”kurultaylar partisine” dönüşür. En çok seçilen genel başkan adayı rekorunun yanında CHP’nin tarihinde ilk defa parlamento dışı kalmasının başarısı da Baykal’a aittir.

18 Nisan 1999 seçimlerinde CHP parlamento dışı kaldı. Bu ağır yenilgi karşısında CHP’de yeni bir dönem tartışmalarını daha başlattı. Türkiye’nin gelişen yeni dinamikleri karşısında devletçi reflekse kayarak milliyetçi bir eksene kaydı.

Deniz Baykal’ın partiyi zamanın ruhuyla bir türlü barıştıramaması AK Parti karşısında iki genel seçimde ağır yenilgiler almasına yol açtı. Baykal’ın genel başkanlıktan vazgeçmemesi acı bir hatıra ile son buldu.

Sonrasını biliyorsunuz, Kemal Kılıçdaroğlu dönemi. Zaman zaman umut ama çoğu zamanda hayal kırıklığı yaratan Kemal Kılıçdaroğlu dönemi.

Dersim olaylarıyla yüzleşmede muhafazakâr bir partinin söylemlerinin gerisinde kalabilecek, dedelerinin acısına bile sahip çıkmakta zorlanan bir genel başkan olarak Kemal Kılıçdaroğlu.

Ne diyorduk, CHP adındaki halk kelimesinin aksine 1919-1950 yılları arasında halkın partisi değil devlettir.

Dersim olaylarıyla ilgili tavrı CHP’nin, hükümet olmasa da devletmiş gibi devlet dilini sahiplenmeye devam ettiğini gösteriyor. Devlettin zulmüne sahip çıkarken devletin partisi olduğunu da kanıtlıyor.

Muhafazakâr Başbakan özür dilerken “çağdaş” Kılıçdaroğlu kendi memleketinde yaşanan kıyımı savunmaya çalışıyor.

Ve taraftarları da “yok islahtı, yok feodalite yıkılıyordu, yok çağdaşlaştırma projesinin parçasıydı” diyerek tarihi ayıbı aklama gayretindeler.

Ne diyelim, önce oğlunu sonra babasını astıran çağdaşlık projeniz batsın emi.