Tunus'ta başlayan olayların ve değişimin Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen'e ulaşması, yaptığı domino etkisi anlaşılmaya, tartışılmaya muhtaç bir durumdur.
Anlama ve tartışma zemini şu üç unsuru dikkate almayı gerektiriyor...
1. Özellikle 1980 sonrası İran İslam Devrimi'nin de etkisiyle bölge Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya kadar siyasete inanç ve din unsurunun hakim olmasına tanıklık yaptı.
Sol çıkışlı Filistin Hareketi'nin dini karakteri yüksek bir harekete dönüşmesi, Müslüman Kardeşler, Hamas, Hizbullah gibi örgütlerin meşruiyet düzeyini değiştirip, dozunu artırarak Arap ülkelerinin siyasi hayatını belirleyen ana faktörlere dönüşmesi bu durumun tipik örnekleri.
2. Arap ülkelerini kuşatan ikinci özellik, Irak'tan Suriye'ye, Ürdün'den Mısır'a, Tunus'tan Libya'ya değin otoriter rejimlerin, tek adamlar, ordular tarafından yönetiliyor olmasıydı.
Son yıllarda bunlar içinde Suriye kendi çabalarıyla açık toplum modeline doğru utangaç da olsa birkaç adım attı. Irak malum, ABD'nin müdahalesiyle ve çok ağır bedellerle Saddam'dan arındı.
Suriye örneği tepeden sınırlı değişim, Irak örneği askeri müdahaleyle yırtıcı, vahşi ve kaotik bir dönüşüm örneğiydi. Ve her iki örneğin de rejimlerin ruhunu tam olarak değiştirdiği söylenemezdi.
3. Bu iki özelliğe bölgeyle ilgili Batı yorumu ve tanımı, daha doğrusu Batı'nın bölgedeki "kurucu, zorlayıcı ve uygulayıcı oryantalist paradigma"sını eklemek gerekir. Bu, kabaca, "Araplar ve (elbet İslam) demokrasiden uzaktırlar, İslami radikalizm tehlikesi karşında istikrar diktatörlüklerle sağlanabilir" fikri üzerine oturan, statükoyu koruyup, kendi lehine kullanmaya gayret eden bir anlayışa denk düşmektedir.
Ancak...
Tunus ve Mısır'daki dönüşüm, Libya'da devam eden isyan bu üç hususun da yeniden ele alınması gereğini ortaya koydu...
Zira devreye doğrudan iç dinamikler, toplumsal dalgalar girdi.
Sondan başlayalım...
-Batı paradigması iflas etmiştir. Olaylara, isyanlara, dönüşümlere konu olan ülkelerde taşıyıcı unsur bırakın radikal İslam olmayı, İslami hareket bile olmadı. Talepler demokrasi etrafında dile getirildi. Bu taleplerin arkasında duran İslami dalgalar da radikalizmden çok uzak bir model ve duruşun altını çizdiler.
-İslami dalga ve hareket meselesinde görülüyor ki, 1980'lerden bugüne yaşanan süreçte İslami rengin hakim olduğu toplumsal zeminde "etkileşim" ve "iç dönüşüm" mekanizması ciddi meyveler vermiştir.
El Kaide gibi radikal İslami hareketler ya da İran'ın temsil ettiği "otoriter devlet üzerinden Şii hükümranlığı" modeli dışında ve yanında ciddi bir demokratikleşme, (din dışı olmayan, gündelik hayata dayanan ve din ve gündemlik arasındaki geçişlerin hızlı olduğu) sekülerleşme dalgası da bu zeminde kuvvetli biçimde boy göstermektedir.
Aslında sıkça Batı'da telaffuz edilen, Türkiye'de hâlâ birilerini korkutmaya devam eden Türkiye modelidir bu...
Model açıktır:
Birey, bireysel özgürlük, kadın eşitliği, piyasa ekonomisi, demokrasi gündelik hayat pratikleri üzerinden sadece dindarların dünyasına değil, dini akımların da içine de yer yerleşiyor.
Türkiye'yi düşünün... Bugün iktidarda olan "ekip" ve "geldiği yer" bundan 15 yıl önce demokrasiyi küfür sayan, Batı'yı şeytan gören, faizli serbest piyasadan kaçan bir yapı değil miydi? Ya da yapıyı temsil etmiyor muydu?
Değişim yani Türk modeli, o zaman, demokratik olanın ve demokratikleşmenin kaçınılmazlığı, inanç ve demokrasinin el ele verdiği, yan yana yaşadığı bir dönüşümdür...
Diktatörlüklerin sarsılması, alaşağı edilmesi de bu çerçevede yaşanıyor.
Tekrar edelim kilit kavram "demokrasi"dir, demokratik taleplerdir.
Kaddafi'nin Libya'da uyguladığı soykırım karşısında bile direnen, değişim isteyen insanların arayışı bu açıdan anlamlıdır.
Bunlar Arap havzasında demokratik kurumları ve kurumlaşmayı beraberinde getirir mi bilinmez...
Ama açıktır ki, İslami alanda demokrasi istikametinde yeni bir hareketlenmeyi, toplumun yeniden doğmasını ve bir paradigmanın iflasının altını şimdiden çiziyorlar...
Bu bile bir devrimdir...