Türkiye'de derin gündem çoğu zaman hemen her zaman "siyaset ve şiddet ikilisi" üzerine oturur.

Bu "derin gündem", gündeme ilişkin yorumları da kuşatır.

"Olana ilişkin" kanaatler, gözlemler, yorumlar "olan"ın ardındaki kıvrımları sergilemekle yetinmez bu ülkede; "olanı" yeniden şekillendirir; hatta pekiştirir.

Formül ünlüdür:

"Siyaset ile şiddet ters orantılı"dır.

Bu, kurumlar, makro politikalar düzeyinde geçerli olduğu kadar mikro düzeyde, zihinler düzeyinde de geçerlidir.

Ama formül bizde her zaman çalışmaz, en azından zihinsel düzeyde işe yaramaz; siyaset ile şiddet arasında garip bir doğru orantı oluşur.

Sokakta, devlette şiddet "garip bir siyaset" adına yapılır; milli mesele, devlet işi, milli çıkarlar gibi faydacı, ideolojik söylemlerle ve ödüllendirici ya da cezalandırıcı yaptırımlarla meşrulaştırılmaya çalışılır...

Bir gün gazetelerin hepsini birden alın ve okuyun, şunu görürsünüz:

Her gazetenin, her kalemin doğruları diğerlerinden farklı, Türkiye'nin doğruları ise tümününkinden daha farklıdır.

Televizyonlarda, gazete sayfalarında; aynı sokakta, marjinal siyaset koridorlarında, siyaset ve devlet arenasında olduğu gibi sembolik ve fiili şiddet siyaset üzerinden sıradanlaştırılarak yüceltilir, şiddetten siyaset üretilir.

Siyaset, yine siyaset adına dışlanır ya da fiili şiddet karşıtlığı adına sembolik şiddete yapışılır.

Olaylar karşısında farklı tavırlar, zıt bakışlar, değişik düzeyler, örneğin "süfli ile ciddi" şiddet ve siyasete yönelik zihni tutum açısından öylesine bir bütünün parçaları gibidir ki, durumu açıklamaya, ne milliyetçilik tahlilleri ne depolitizasyon tespitleri, ne cemaatçi zihniyet vurguları yeter.

Peki, nedir bu zıt konum ve tutumların ortak noktası?

En önemli ortak nokta, devletten Kürtlere, solculardan muhafazakârlara kadar farklı bakışların, "ilkelerle, değerlerle, hatta haberle benmerkezci, samimi, faydacı doğrultuda bir ilişki kurmalarıdır"...

Oysa, ilkelerle subjektif ilişki kurmamak "asgari etik duruş"un ilk koşuludur.

Kendini bilen her kişi; fayda-çıkar ya da sempati-antipati ilişkisine değerlerin referans kılınmayacağını, bu ilişkilerden hareketle alınan tavırlara ilkelerin payanda yapılmayacağını bilir.

İlke ve değerler ile milliyetlerden, kimliklerden, çıkarlardan ya da duygulardan hareketle doğrudan ya da dolaylı samimi ilişki kurmak ciddi bir zihin hastalığıdır.

Fiili ya da sembolik şiddet üretir bu hastalık.

Dışlama kültürü üretir.

Anlamayı yaralar.

Bugün Gazze, İsrail ve dış politika analizleri bundan azade değil...

Kürt sorununa bakışlar, haklı ve haklı olmayan şiddet ayrımları da öyle...

Şiddet dilini kullanıyorlar.

Şiddeti; ulus, devlet, güç, Kürtler, hatta ilke açısından "kurucu bir güç olarak" görüyorlar...

Eleştirel, fikri yaratıcılık bile şiddetten esin almaya başlamışsa, siyasetin Erdoğan'dan Öcalan'a kişilere endeksli olması neden şaşırtıcı olsun...

Bu "omurgasız, dışlayıcı itiraz kültürü"nün, ilkelerle kurduğu yumuşak ve samimi ilişki, sembolik şiddetin alt yapısını oluşturuyorsa, ilkesizliğin solu, sağı ve toplumu kuşatması neden anlaşılmaz olsun?