Şimdi Kenan Evren için de soracaklar değil mi o malum soruyu “Nasıl bilirdiniz” diye! Musalla taşının arkasında safa duranlar saf saf bağıracaklar hep bir ağızdan “İyi bilirdik” diye! Hiç biri de “Katil bilirdik” diye sıyrılmayacak işin içinden! Lakin onlar hep öyle zaten! Hitlerin cenaze namazında karşılaşsalardı aynı soruyla kuşkusuz ona da “İyi bilirdik” diyeceklerdi! Sorsanız bunu “Dinimiz böyle emrediyor” diye açıklayacaklar! Ölünün arkasından konuşulmaz diyecekler! Oysa arkasından konuşacakları kişi bu kez ölen değil öldüren kişi! Erdal’ı öldüren, Hıdır’ı öldüren, İlhan Erdost’u öldüren!
Hani Allah’ın verdiği canı Allah alırdı! Hani Allah’a şirk koşmak günahların en büyüğüydü! Erdal’ın canını kim verdi öyleyse! Ve Kenan Evren kendini kimin yerine şirk koştu da 17 yaşında bir çocuğun idam edilmesini onaylamak suretiyle canını aldı!
Daha çok yazılacak Kenan Evren hakkında daha çok konuşulacak! Yeni yetişen nesil onun bir ressam değil bir katil olduğunu çok daha iyi anlayacak. Doğruları yazdıkça tabii ki de. Hem de başından, ilk başından.
Babam, Ankara Natoylunda bulunan gecekondunuzun bahçesinde odun kırıyordu. Gecekondumuzun bitişik olan iki küçük odası yapılmış diğer kısımlar henüz tamamlanmamıştı. Ardiyeye olan borcumuz bitince diğer bölümleri de yapacağız diyordu babam. İlkokul mezunu olmasına rağmen bir devlet dairesinde odacı olarak çalışıyordu. Elinden her iş gelirdi. Evin temelini, sıvasını, çatısını neredeyse tamamını o yapmıştı.
Natoyolu 1970’li yılların başından itibaren yeni yeni yapılanmaya başlamıştı. O yıllarda gecekonduların tuvalet ya da banyoları ya gecekondunun hemen bitişiğine ya da bahçenin bir köşesine yapılırdı. Tamda “başımızı sokacak bir evimiz olsun” sözünde ki gibiydi evimiz. İki oda bir tuvalet birde banyo! Camlar henüz takılmamış, cam yerine kalın naylonlar kaplanmıştı. Sıvası henüz bitmediği için gece içeriye briket aralarından soğuk vuruyordu. Sabahın olduğunu ise briket aralarından sızan gün ışığından anlıyorduk.
Altı kardeştik. Annem, babam birde babaannem toplam dokuz nüfustuk. Babam odunları banyoda ki sobayı yakmak için kırıyordu. Çocukken banyo yapmak her zaman sorunlu olmuştu bizim için. Gece gündüz kaşınmaktan her yanımız yara olmuş, yaraya değen su vücudumuzun her yanını sızlatıyordu. Küçük bakırdan bir leğenin içerisinde yıkardı annem bizi. Suyu kafamızdan aşağı dökmesiyle ağlamaya başlardım. Çoğu zaman kanardı yaralarımız. Suyun rengi kırmızıya dönerdi.
Ankara’nın çöplüğünün hemen bitişiğinde olan gecekondumuz bütün çabalarımıza rağmen tahtakurusundan geçilmiyordu. Babam ve annem büyükten küçüğe 6 kardeşi yan yana dizer, hastaneden aldıkları merhemi vücudumuza sürerdi. Merhem yakardı vücudumuzu. Kısa süreli bir tedavi biçimiydi bu. Gece yatağa yatmamızla birlikte tahtakuruları tekrar ortaya çıkar vücudumuzda ki kanı emmeye başlardı.
Babam üç beş kütükten oluşan odunların neredeyse tamamını kırmıştı. Banyoda bolca da keven vardı. Annem çoğu zaman kardeşlerden birkaçını yanına alır, onları Natoyolundan yaklaşık 10 km ilerde bulunan Yakupabdal köyüne doğru keven toplamaya götürürdü. Her birimiz taşıyabileceğimiz ağırlıkta kevenleri torbalara doldurur sırtımızda taşıyarak eve getirirdik. Çoğu zaman kevenler sırtımıza batardı ama tahtakurusu yaralarından acı ve sızıya dayanıklı olan vücudumuz pekte aldırış etmezdi!
Suyu ya evimizden yaklaşık 1 km uzakta bulunan çeşmeden kovalara doldurarak getirirdik ya da ücret karşılığında eşeksırtında kovalarla su taşıyan insanlara sipariş verirdik. Ankara Natoyolunda hayat başta babam ve annem olmak üzere orada yaşayan herkes için bir hayli zordu. Küçüktüm. Aklım birçok şeye ermiyordu fakat babamın baltayla her odun parçasına vurduktan sonra belini doğrultup “offf” çekmesi içinde bulunduğumuz zorluğu anlatmaya yetiyor da artıyordu bile.
Babam odunların tamamını kırmıştı. En küçük kardeşimle birlikte kırılan odun parçacıklarını banyoya götürmeye çalışıyorduk. En büyük abim hem çalışıyor, hem okuyor hem de babama destek oluyordu. Elinde birkaç kitapla birlikte eve doğru girerken babamın dikkatini çekmişti. Belki çok zor şartlarda yaşıyorduk ama yine de 2 göz evimizin bir kenarında mini bir kitaplığımız vardı. Yerli ve yabancı dünyaca ünlü birçok yazarın ismini ilk o kitaplıkta görmüştüm. İlerde okumaya hevesimi oluşturacak olan o kitaplık benim için çok önemliydi. Ne zaman okuldan ve ödevlerden kendimi kurtarsam soluğu o kitaplığın önünde alıyordum.
Babam bir kenara oturmuş soluklanıyordu. Terlemişti! Alnından damlıyordu teri! Abimle göz göze gelmişlerdi. Babamın “Kitap mı aldın” sorusuna “Evet” demişti abim.
“Yasa dışı yayınlar olmasın, başımıza iş almayalım” demişti babam.
Aslında kitaba ya da kitap okunmasına değildi babamın tepkisi. O yıllarda Tuzluçayır’dan Natoyolu’na tüm bölge sürekli baskı altındaydı. Ev aramaları, tutuklamalar, gözaltılar. Çocuklarından birinin başına iş gelsin istemiyordu. Kaldı kısa bir süre sonra askerin devreye gireceğini de sezinliyor gibiydi. Zira o yaşlarda bunların hiç birisini kestiremiyorduk bizler. Ne zaman ki askerler 12 Eylül darbesinin daha ilk günü evimizi basmaya gelmişti işte o zaman bir şeyleri anlamaya başlamıştık!
12 Eylül 1980’de asker evimizi basıp da aileyi silah zoruyla duvara dizdiğinde henüz ortaokula gidiyordum. Bu arada babam evin diğer iki odasını da tamamlamış, gecekondumuzun eksik ve gedikleri yıllarca bitmeyecek olmasına rağmen en azından bir ev görünümünü almıştı. Evimizi basan askerler bir tek babaanneme dokunmamışlardı. Hastaydı babaannem yatıyordu. Askerlerden bir tanesi dışarıda bekleyen komutanına gecekondumuzun naylon kaplanmış penceresinden “Komutanım acele gelin burada yüzlerce kitap var” diye bağırıyordu!
Natoyolu’na, Tuzluçayırda’ki eski yazlık sinemanın hemen bitişiğinde bulunan tahta merdivenli ahşap gecekondudan taşınıp gelmiştik. Tuzluçayırda’ki evimiz kiraydı. Orada doğup orada büyümüştüm. Evimizin penceresi yazlık sinemanın sahnesine bakıyordu. Hemen her gün bir film oynuyor ve camın kenarına dizilerek oynayan filmleri bedavadan izliyorduk. O günlerde en çokta Yılmaz Güney’in filmleri gelirdi Tuzluçayır’a.
Komutanın hışımla kitaplığın bulunduğu odaya girdiğini hatırlıyorum. Tek tek kitapları eline alıyor, kitabın sağına soluna anlamsızca bakıyor sonrada hızla yere atıyordu. Bir tek Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” isimli kitabında duraksamıştı. Biz ailenin bütün fertleri kendi evimizde adeta birer suçlu gibi salonun duvarına dizilmiştik. Komutan sıranın en başında duran babama “Baba sen misin” diye bağırmıştı. Susmuştu babam. Bizi göstermişti komutan:
—Bunlarda oğulların olmalı!
Aslına bakılırsa aklınca dalga geçiyordu babamla! O’nu bizlerin yanında küçük düşürmeye çalışıyordu! Bu yüzden ikide bir “Demek babalar ve oğullar ha” diyordu! Kitabı babamın suratına fırlatmıştı! Çizilmişti babamın suratı. Kanıyordu. Oralı bile olmamıştı babam. Öylece dimdik durmuştu!
—Sen mi yazdın bu kitabı! Babalar ve oğullar ha! Aferin aferin!
O tarihten itibaren evimiz onlarca kez asker ve polis tarafından basıldı. Aile fertlerimiz işkence gördü. Kitaplarımız toplatıldı, el konuldu. Hatta mahallede toplanan kitaplar çuvallara doldurularak yol kenarında yakıldı. O günden bugüne birçok şey değişti hayatımızda. En başta babaannemi, annemi ve babamı kaybettim. Ama o gün faşist bir komutanın babamın suratına fırlattığı Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar” isimli kitabını bugüne kadar saklayabilmeyi başardım.
Benim sadece musalla taşına konulduğunda değil, doğumundan ölümüne kadar her nerde ve hangi şartlarda olursa olsun ardından konuşulduğunda “İyi bilirdik” denilen bir babam oldu! Ve bizlerde o’nun çocukları olarak her koşulda tıpkı o’nun gibi başımız dik durduk. Şimdi musalla taşının ardında safa dizilmiş kişilerin yalandan “İyi bilirdik” denilen ve yeryüzünün birçok yerinde ardından “Katil bilirdik” denilen birinin çocukları ve yakınları düşünsün!