Knut Hamsun, 1920’de “Dünya Nimeti” adlı eseriyle Nobel Edebiyat Ödülü’nün sevincini yaşarken o vatan için Anadolu yollarındadır.
Anadolu ”ateş ve ihaneti görüp” Urfa, Antep, Maraş dövüşürken, Murat Nehri, Canik Dağları “uzun dişli İngiliz”i, Akdeniz, “şapkası horoz tüylü İtalyan”ı, Çukurova, “mavi şapkalı Fransız”ı, görmüşken zaten o da İstanbul’da şiir yazmakla yetinemezdi.
Yetinmedi de. Anadolu’ya geçti.
Kurtuluş Savaşı, İzmir’de son bulurken o bu sefer Moskova yollarındadır. Kurtuluş mücadelesine destek olmak için Moskova’dan yurda dönen arkadaşları, 1921’de Karadeniz’de kurtuluştan sonra iktidar hesabı yapanlar tarafından alçakça katledildiğinde, onlar için, 1924’te, “sınıfların mücadelesidir, 1921” diyen satırlarla yeni rejimi yerden yere vurur.
Bu şiirinin etkisiyle, 1925’te, yani Necip Fazıl’ın henüz ilk şiir kitabı Örümcek Ağı’nın basıldığı yılda, Ankara İstiklal Mahkemesi on beş yıl kürek cezası verir.
1927’de İngiliz yazar Virgino Woolf’un tek otobiyografik romanı Deniz Feneri yayınlandığında, o, yurt dışında katıldığı bir konferans nedeniyle yargılanıp üç ay ceza alır.
Samuel Beckett, 1931 yılında Fransa’nın saygın bir üniversitesinden doktora alıp akademik başarının tadını yaşarken, Ernest Hewingay “Öğleden Sonra Ölüm”ü yayınlamanın keyfindeyken, o, yayınladığı kitaplardan dolayı yargılanmaktadır.
SSCB, Maksim Gorki’nin adını daha yaşarken doğduğu kente vererek onore ederken, Jean-Paul, ülkesinin en ünlü lisesine atanırken, o, ülkesinde idamdan dört yıl ağır hapis cezasıyla kurtulduğuna sevinmektedir.
Nitekim, sevinci uzun sürmeyecek, çok geçmeden, yazdıklarının, hissettiklerinin, düşündüklerinin karşılığı bu sefer dört yıl yerine yirmi sekiz yıl dört ay olacaktır.
Ama bu ceza, hapisteki tecrit koşulları, kimseyle konuşturulmaması, yazmasına engel olmayacağı gibi en güzel şiirlerini hapis yıllarında yazacaktır. Bursa ve Çankırı cezaevleri memleket insanlarının, hasretin, ayrılığın, sevdanın, kavganın şairinin doğuşuna şahit olacaktır.
Ülkesi 1950’de demokrasi ile tanıştığında içerde o, dışarıda arkadaşları, bu haksız mahkumiyeti ortadan kaldırmak için açlık grevi başlatır.
Baskılar sonuç vermeye başlar. Yeni hükümet, Genel Af Kanunu’yla hapisten çıkmasını sağlar. Ama hükümet sadece hapisten çıkarmakla da yetinmez. Çok geçmeden Bakanlar Kurulu Kararı’yla vatandaşlıktan da çıkarır.
Evet, anladınız sanırım, Nazım Hikmet’i anlatıyorum.
”Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” diyen, “yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyen ama memleket insanlarının okumasının bile bir dönem yasak olduğu dünya şairi Nazım Hikmet’ten.
Ailesi sene kaybetmemek için doğduğu tarih olan 20 Kasım’ı doğum tarih olarak yazmamış 15 Ocak’ı resmi kayıtlara geçirmişti. Bilmiyorlardı, bilemezlerdi tabi, “güzel yüzlü” bebeklerinin ömrünün en güzel yıllarını hapiste ve sürgünde geçirmek zorunda kalacağını.
1963 yılının Haziran ayında sürgünde kalp krizinden kaybettiğimiz, ülkesinde, anadiliyle yazmasının yasaklandığı Nazım bir Kasım ayında merhaba demişti hayatta.
Ondan söz ederken Türkiye’de kurgulanan sistemin acımasızlığı da ortaya çıkıyor maalesef. Nazım Hikmet'in Türkiye’de yaşadıkları ile zamanında diğer ülkelerde yaşayan şairlerin, yazarların yaşadıkları düşünüldüğünde ülkeyi yönetmiş kadroların aydınlara, yazarlara, şairlere, yani düşünceye karşı tutumu ortaya çıkıyor ve üzülüyor insan.
Kendi değerlerini bu kadar kolay harcayabilen başka bir ülke var mıdır diye sormadan da edemiyor.