Çatışma, eylem, ölüm, operasyon haberleri “rutin” bir hale gelmeye başladı… Oysa Kürt sorununda “iyi şeyler” olacaktı ve hiçbir zaman olmadığınca umutlu idik…
Askerler ölüyor, polisler ölüyor, gerillalar ölüyor, siviller ölüyor… Karşılıklı restleşmeler ve bütün bu olup bitenler, “olağan” hale gelmeye başladı… Oysa diyalog vardı, müzakere vardı, barış konseyleri kurulacaktı ve barış, hiçbir zaman olmadığınca görünür bir gelecek idi…
İmralı’da süren görüşmeler vardı… Dahası da varmış, artık biliyoruz, bazı devlet yetkilileriyle bazı PKK yetkilileri defalarca görüşmüş, prensip anlaşmaları yapmışlar… TV kanallarında, gazete sayfalarında, web sitelerinde Kürt sorunuyla ilgili haber ve yorumlardan “kan kokusu” gelmiyordu eskisi gibi… “Uzmanlar”, “bilirkişiler”, “stratejistler”, bilumum yorumcular, “tabii ki görüşülecek” diyorlardı, “her savaşın bir barışı vardır”… Kandan, şiddetten, çözümsüzlükten beslenenler ilk defa “marjinal” kalmış gibiydiler; eskiden “Kürt” deyince tüyleri diken diken olanlar, şaşkındı ve bu sürecin işlemesini önleyecek güçten yoksun gibiydiler, ilk defa…
Asker cenazelerinden yükselen “yeter artık” çığlıkları, gerilla annelerinin “êdi bese” çığlıklarıyla birleşiyordu ve bu feryatların nihayet karşılık bulmaya başladığını düşünüyorduk, birikmiş barış özlemleri ilk defa bu denli umutla kabartmıştı yüreklerimizi…
12 Haziran seçim zamanını düşünün, çok değil birkaç ay öncesini… Seçilen meclis bir “kurucu meclis” olacaktı… Bu meclisin yeni anayasa yapmak gibi tarihi bir misyonu olacaktı… Ve bu yeni anayasadan en büyük beklenti, Kürt sorununa demokratik çözüm zemini de sunması ve nihayet demokrasi standartlarımızı yükseltecek olması idi…
Ne olduysa oldu ve birileri adeta “siz misiniz” dedi bizlere, “siz misiniz barış diye tutturan, siz misiniz barış umutlarının nihayet gerçekleşiyor olduğunu düşünmeye başlayan, siz misiniz Kürt sorununu aşmış, Alevi sorununu çözmüş demokratik bir Türkiye’de yaşamak hayalleri kuran, siz misiniz…”
Şimdilerde yorumcular, Kürt sorunu bilirkişileri “yeniden 90’lı yıllara dönüldü mü, dönülecek mi, dönülebilir mi” üzerine tartışıyorlar… Gerilla savaşında daha “işbitirici” olduğu söylenen yeni silahlar alınıyor… Profesyonel ordu kuruluyor… Özel timler yeniden devreye sokuluyor… Ve bütün bu iflas etmiş “güvenlik” merkezli konseptleri tahrik edercesine, olmadık yerlerde bombalar patlıyor, insanlar ölüyor; olmadık yerlerde araçlar taranıyor, insanlar ölüyor… Ve olmadık şeyler oluyor, bir gece vakti legal, yasal zeminde siyaset yapan yüzlerce insanın evlerine polis baskınları düzenleniyor… Kanlı bir kısırdöngü içerisinde, “siz misiniz” deniyor barış hayalleri görenlere, “siz misiniz Kürt sorunu olmayan bir Türkiye düşleyen…”
Her şey, “yeniden başa mı sardık?” sorusunu sorduruyor bugünlerde. Yeniden başa mı döndük? Yeniden diyalog, müzakere, muhatap için mi uğraş vereceğiz? Yeniden, dün kadar yakın günlerde terk edilen noktaya gelebilmek için mi? O günlere gelmek için yetmemiş miydi binlerce ölü? Bu kadar acı? Yeniden “görüşmeler başladı nihayet” diyebilmek için daha ne kadar ölmemiz, ne kadar acı çekmemiz gerek?
Umut, illa da barış diyebilmenin gücündedir…