Berkun Oya’nın 27 Ekim 2022 tarihinde Netflix platformunda yayımlanan Cici filmi hakkında hem yapılan değerlendirmeleri paylaşacağım hem de özellikle de 2000 sonrası Türkiye sinemasını yakından takip etmeye çalışan bir sinema izleyicisi olarak zihnimde nasıl bir yer ettiğini aktaracağım. Yer yer eleştirilerden söz edip yer yer de direkt film hakkındaki yorumlarıma yer vereceğim. Öncelikle yönetmenin, Masum (2017) ile başlayan ve Bir Başkadır dizisi (2020) ile devam eden süreçte adını daha fazla kitleye duyurmaya başladığını söyleyebiliriz. Hatta Bir Başkadır’ı Netflix platformu için özgün işleri de bünyesinde barındırması bakımından bir dönüm noktası olarak gören sinema eleştirmenleri dahi olmuştur. Dolayısıyla yönetmenin son filmi Cici merakla beklenmekte idi. Öncelikle film elbette ki tek bir konuya indirgenemez ancak özetleyebilmek adına erkek egemen dünyadan gelen travmaların aile içi yansıması ve geçmişle hesaplaşma yolculuğu şeklinde belirtebiliriz.

Oyunculuk hakkında konuşmak tartışmalı ve göreceli olabilmekte bazen. Ancak örneğin bu film üzerinde Nur Süer’in canlandırdığı karakter birçok eleştirmen tarafından oldukça başarılı bulundu. Ben de gerçekliğini, farklılığını ve sadeliğini herkese kanıtlayabilecek bir oyunculuk sergilediğini düşündüğüm için bu dizide Nur Süer’i izlemekten ayrı bir keyif aldım. Yine de bir soru işareti koymak istersek Nur Süer oyunculuğunun bu film özelinde çok tiyatral olması yönünde eleştirilere denk geldiğimi de belirtmek isterim. Bir de filmdeki oyuncuların oyuncu değil de gerçek karakterlermiş gibi geldiği ve izlediğimin bir film olduğunu unuttuğum dakikaların bolca olduğunu söyleyebilirim.

Filmde farklı dönemlerden (TRT görüntüleri, filmin geçtiği dönem olduğunu tahmin ettiğimiz 80’ler ve günümüze yakın bir tarih) sahneler yer almaktadır. Film, aynı mekanın farklı dönemlerdeki halini kurguda yaptığı hızlı plan geçişleriyle aktarmakta ve bu sayede filmin bir geçmiş hesaplaşması üzerinden gideceğini haber vermektedir bize. Mekanın insan hafızasında çağrışım yaratma gücünün yüksek olduğunu biliyoruz. Karakterlerin yıllar sonra aynı evde toplanmaları ile hesaplaşmanın yoğun bir şekilde yaşanacağını anlıyoruz. Bu toplanmayı anlamlı hale getirmek için de çocuklardan birinin (Kadir) ailesinin belgeselini çekmesi gibi bir yan hikaye oluşturulmuş. Böylelikle çocukluklarını geçirdikleri evde hem de çocukluklarındaki olayların da yer aldığı film çekimine dahil olarak geçmiş çağrışımları pekiştirmiş yönetmen. Öyle ki Kadir’in çektiği filmde Nur Süer’in eşini (Yılmaz Erdoğan) canlandıran oyuncuya yemek yedirdiği an, Nur Süer’in demans benzeri hastalığının ağırlaşmasında tetikleyici rol üstlenmiştir.

Film, kimilerince “gereksiz” uzadığı söylense de karakterlerin sırları üzerinden yaratılan gizem ile belli bir aksiyon ve akış sağlandığı söylenebilir. Bazı sahnelerin seyirciye bir şey ifade etmeyen şekilde kamera hareketleriyle sonlandırılması ancak sonradan aynı sahneden devam ederek olayı anladığımız bölümler de yine filmin canlılığına katkı sunmaktadır. Örneğin Saliha’nın pencereden baktığı ve kameranın pan yaparak duvarı çektiği bir sahnenin, sonradan pencereden aşağıya bakarken Cemil’i gördüğü tamamlayıcı bir sahneyle anlam bulması gibi. Dayı karakterinin, yeğeninden bir çekmeceyi açmamasını istemesi gibi küçük gizem unsurları film boyunca mevcuttu. Kamerayı temizlemeye yarayan aletin temizleme yapılırken çıkardığı ses ve daha sonra tansiyon ölçme aletinden çıkan ses ve daha sonra da bu aletin Nur Süer’in oyuncağı olarak yer alması ya da Cemil ve Safiye arasındaki taş meselesi gibi bağlantılar da filme eşyalar üzerinden bütünlüklü bir boyut katan unsurlardandır. Ayrıca geçmişle hesaplaşmada çağrışım aracı olarak müziğin kullanıldığını (Acıların Kadını parçası, Ayağında Kundura) ve hikayede anlam bütünlüğünü sağladığını görüyoruz.

Kır ya da kent filmi diye ayrışmalara gidilen film kategorilemesinde Berkun Oya bu iki alana da temas etmeye çalışıyor aslında ama hikayenin çıkışı daha çok kentli ya da kentte tutunmaya çalışanlara yüzü dönük gibi. Ancak başlangıcı bir taşra filmi gibi başlıyor. Tabii ki her yönetmenin daha çok zaman geçirdiği ve tabiri caizse maruz kaldığı atmosferden olaylara bakma eğiliminde olmasını anlayabiliriz. Bu bağlamda örneğin yönetmenin metropolde yaşaması sebebiyle kır hakkında söz söylememesi gerekliliği gibi bir tavır kısıtlayıcı olacaktır. Ancak kırda yaşayan karakterlerin karikatürize olması ya da aşırı masumlaştırılma durumu ile kentte yaşayan karakterlerin de kibirli gösterilme riskleri mevcuttur. Bu noktada her yönetmen olduğu yerden ve araştırabildiği ölçüde olaylara bakabileceği için filmde değinilen konuda, çok içerden bir analiz yapmasını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Bu anlamda yönetmenin söz söylediği dünyaları yansıtırken hikayenin akışını bozacak nitelikte ve dozda bir aşırılık ya da mantık dışılık olmadığı sürece filmin gerçekçiliği üzerine yapılacak olumsuz eleştirilerin tali bir eleştiri olarak kalabileceğini düşünmekteyim. Bu bağlamda kır kent ayrımına gitmeden filmi insan hikayesi olarak izlediğimi belirtmeliyim.

Filme yapılan eleştirilerden bir tanesi de Bir Başkadır’dan sonra beklentileri yükselttiği izlenimi oluşturan yönetmenin bu filminin “o kadar da iyi olmadığı “(overrated) yönündeki eleştirilerdir. Bir kısmı ise filmi, taşra filmi tabiri olarak sinema dilimize giren ve Nuri Bilge Ceylan ile anılmaya başlanan bu film türü kategorisinde ele alıp filmde içerik ve fikir bakımından (taşradaki erkeklerin toplumsal baskı ile çevresine dayattıkları ve yaşanan travmalar acılar vb.) özgünlüğün olmadığı hatta fazlaca esinlemeler olduğu kanaatindedir. Bir diğer eleştiri de filmde odağa konan travma olarak hortumla ıslatma sahnesi ya da Cemil ve Saliha karakterinin aşklarını bir sır gibi saklayıp kalplerine gömmeleri gibi anıların, yaratılmak istenen dramatik etki kadar bir etkisinin normal hayatta olmayacağı yönündeki eleştirilerdir. Bu bağlamda sahneleri izlerken aynı düşüncede olmakla birlikte kendi hayatımız ya da çevremizdeki örneklere baktığımızda çocukluk travmalarının aslında tam da bu kadar “basit” şeyler üzerine kurulduğunu ve yansımalarının kimde nasıl olacağının bilinmediğini fark ettiğimde filmdeki travmaların sadece birer temsil olduğunu düşündüm. Karakterlerin zaman zaman yaşadıkları öfke nöbetleri ve ağlamaların ise sadece spesifik bir olay (babanın ölümü, hortumla ıslatmak) esas alınarak değil bir olayın tetiklemesi sonucu karakterlerin kendi yaşadıkları ya da yaşayamadıkları şeyleri düşünerek kendilerine ya da başkalarına duydukları öfke, kızgınlık, pişmanlık, acıma duyguları olduğunu düşünüyorum. Ayrıca babanın ölümünde herkes kendine pay çıkartıp (Cemil ve Saliha birbirlerini sevdikleri için babasını üzdüler diye, Kadir kamerayı aldığı için, Yusuf ise acı olaya çocuk yaşlarda ilk şahit olan kişi olduğundan, anne ise zaten bu durumda en doğrudan etkilenen olarak) travmatik hale getirmiş olabilir. Kadir, ablasından hoşlandığı için kızgın olduğu Cemil’in onu izlemesi, kamerayı izinsiz almış olması, olayın kameraya alınması ve soğukta yağmurda dışarda bekletilmesi gibi katmanlı bir yapı oluşturarak travmanın dozajını artırmak istemiş olabilir yönetmen.

Hikayeye baktığımızda en zayıf kısmın yeğenin (Naz) hikayedeki rolü olduğunu düşünmekteyim. Oyunculuktan mı senaryodan mı kaynaklı olduğunu net tarifleyemesem de günümüzle bağ kurmak için bir geçiş gibi mi görüldü ya da olayların açığa çıkmasında (Nur Süer’in torununa itirafı) bir anahtar rol mü yüklenmek istendi kavrayamadığım bir kısım olarak hafızamda kaldı. Bir de örneğin Fatih Artman’ın çocuğu olmasının hikayedeki işlevini oturtamadığımı belirtmeliyim. Bir diğer unsur ise annenin “baban karlı havada ıslatacak kadar acımasız mı” deyip yıllar sonra yaşadıklarına rağmen ancak bir annede olabilir diyebileceğimiz iyi niyet ve vicdandır. Annenin kalbinin yumuşamasının bir nedeni de babanın ölüm döşeğinde iken söylediği günah çıkartan sözler olabilir. Zamanında eşlerin arasında karşılıklı bir öfke oluşması kısmı da boşluklu kalmamış. Kadın, adam “kasabaya gittiği” için kızgın, adam ise kadının mesafeli duruşuna kızgın. Bu zaman içerisinde bir gerilime dönüşmüş ve kadın uzun bir süre pasif direniş ile erkek ise kuvvet ve zorbalıkla (eşini odaya kitleme, Kadir’e ceza verme, okula gitmelerine izin vermeme gibi) tepkisini göstermektedir. Bir de bütün filmde kamera unsuru olmasaydı sanki film çok başka olurdu gibi bir his uyandırdı. Nitekim kamera olmasa çocuk kamerayı alma hatası işlemeyecek, hortumla ıslanma kayda alınmayacak, film çekilirken film arkası çekilmeyecek ve bu kayıtlar olmasa, yaşananlar yıllar sonra ancak hafızada kalabildiği haliyle hatırlanmış olacaktı. Böylelikle tüm bir film kamera unsuru ile daha dramatik bir boyuta yükselmiştir. Ayrıca hikayede çok fazla ağlamalar olduğu belirtilmiş bir yorumda. Bu filmin uzunluğu içerisinde yorucu gelebilecek olsa da aslında henüz daha kendi aralarında hesaplaşmamış ya da babanın ölümünü kabullenmemiş karakterler için geç gelen bir kabul ve yakarış hali aslında.

Cast seçimi olarak en etkilendiğim kısım ise Nur Süer’dir. Hatta Nur Süer mi Funda Eryiğit’e benzetilmeye çalışılmış, yoksa tersi mi diye düşündürttü. Çünkü yaşlandırma tekniğinin inandırıcı olduğu filmlere rastlamak zor olabilmektedir. Bu sebeple Havva’nın yaşlılığına geçiş yapılan ilk sahneyi çok ustaca bir şekilde sahneye koymuş yönetmen. Film hangi karakterin hikayesini anlatıyor diye bakarsak ilk bakışta bir aile hikayesi gibi değerlendirilecek olsa da filme ismini veren repliği seslendiren ve filmin bağlandığı final itibariyle Nur Süer üzerine bir tık da olsa fazlaca değinen bir film olduğu söylenebilir. Karakterlerde örneğin baba en zalim gibi görünse de bunu saf kötülük olarak sunmamış, babanın da vicdana geldiği noktalar gösterilmiştir. Dolayısıyla filmdeki en özenli noktalardan biri de herkesin kusurlarıyla bu hayatta var olduğu, saf iyi ve kötünün ya da tek tip bir insanın olmadığı yani herkesin içinde zıt görünen duyguların barınabileceği gibi bir mesaj veren karakterleri takip ediyor olmamız. Örneğin babanın uyguladığı egemen ve zorba tavırlara rağmen eşinin isyankar bakışları üzerine “vicdana gelip” oğlu Kadir’e verdiği dışarda bekletme cezasını sonlandırması ya da Saliha’nın diğer herkesi kontrol altında tutmak isterken, annesinin durumuna hoşgörüyle ve sabırla yaklaşması ve onun da Cemil karşısında savunmasız kalma hali, Yusuf’un umursamaz, çok bencil, sadece evi satıp para almaya gelmiş gibi gözükürken aslında onun dahi bir şeyleri hatırladığında ne kadar yara alan ancak bundan kaçınma eğiliminde bir insan olduğunun gösterilmesi. Tüm bunlar ise biraz da toplumun biçtiği rolleri yönetip yönetememekle ilgili. Evi idare eden baba olmak, evin en büyük çocuğu olarak ablalık yapmak vb. Kadir karakterinin gerçekleri daha önce öğrenmesi sebebiyle diğer çocuklardan yas süreci bakımından daha önde gittiğini ve dolayısıyla daha çözülmüş bir karakter olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuç olarak beğenen olsa da olmasa da yönetmenin Bir Başkadır’da bulduğu damar gibi kritik bir damar daha bulmuş olduğu, bunun için özenli bir dünya ve kurgu yarattığı kesin. Bu damarı Cici filmi için aile içi travmalar (erkek egemen dünya üzerinden de okunabilecek) olarak tanımlayacak olursak Bir Başkadır dizisi için ise toplumsal travmalar (farklı sosyo-kültürel ve gelir grupları üzerinden okunabilecek) olarak tanımlayabiliriz. Yönetmenin hafıza ve zaman konusunu ele alırken zamanla yaralar kapanır/zaman her şeyin ilacıdır yerine gerçekler er geç su üstüne çıkacaktır önermesini seçtiğini anlıyoruz. Genel olarak film belirgin bir final önerisi sunmamakla birlikte yönetmenin sinemasında alışageldiğimiz geniş planlardan yakın planlara geçişler ile psikolojide kartal bakışı da denen bakış açısıyla yani olaylara elbette ki bir taraftan ancak olabildiğince yorum katmadan anlatma çabasında olduğunu söyleyebiliriz. Yani yönetmen, daha uzak ve genel bir bakış ile filmde herkesin geçmişten getirdiği yaraları olduğuna dair bir vurguyla yetinmek istiyor sanki. Yönetmenin niyetini anlamada bir adım daha öteye gittiğimizde filmin adı ve adının geçtiği sahne itibariyle hafızamızın iyi ya da kötü olaylar arasından seçtiklerine ki bu filmde yaralara bir çözüm oluşturacaksa öfkeyle değil şefkatle yaklaşarak bir çözüm oluşturabileceğini anlatmak istiyor diyebiliriz. Nitekim Nur Süer (Havva) yaptığı “yaramazlık” için filmde kendi yüzünü gördüğünde tükürür ancak itirafından sonra ise bir çocuğun annesi babası tarafından affedilmesi gibi kendini affeder ve “Cici” der.