İbn Haldun’u bilirsiniz. Kendisi ilk tarih filozofudur. Bilinen en önemli eseri Mukaddime adlı çalışmasıdır. İbn Haldun, tarih ve sosyoloji alanındaki özgün çalışmalarıyla tanınır. Temel tezi her devletin ve medeniyetin insanlar gibi doğduğu, büyüdüğü, geliştiği ve öldüğüdür.

3D kuralını da bilirsiniz. Sosyolojide mevcut durumdan başka durumlara geçişin ifadesidir. Dönüşüm-değişim ve devrimle tamamlanan aşamalar demektir. Bu aşamalarla toplumsal unsurlar değiştiği gibi devletler de değişerek bir halden başka bir hale geçişi yaşar.

2. Mahmut’u da bilirsiniz. 13 eşinden, 13’ü erkek ve 12’si kız olmak üzere 25 çocuğu vardır. Ama asıl gücü bu değildir. Gücü Osmanlılarda modernleşme tarihinin mimarı olmasından kaynaklanır. Devletin yeniden yapılandırılmasında büyük direnç olarak gördüğü Yeniçeri Ocağını “Vakayı Hayriye” dediğimiz olayla ortadan kaldırarak Osmanlılarda dönüşüm sürecini başlatır.

Tanzimat Fermanı’nı da bilirsiniz. Sultan Abdülmecit’in izniyle Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan ve temel hakları güvenceye alarak Osmanlılarda anayasacılık hareketinin başlangıcı sayılan tarihi belgedir. Osmanlılarda demokratikleşme adına kazanç sayabileceğimiz hukuksal düzenlemeler bu belgeyle başlar.

Ama işin özü aslında şudur: Tanzimat Fermanı ve süreci Osmanlıların Fransızlaşmasıdır. Edebiyat Fransızlaşmıştır. Roman kelimesi mesela Fransızcadan aynen alınır. Fransız İhtilali’nin etkileri Osmanlı siyasal sistemini nasıl zehirlemişse Fransız Edebiyatı’nın Victor Hugo’su, Fenelan’ı Osmanlı edebiyatını da aynı doğrultuda zehirler.

Paris sokaklarının romantizmi Osmanlı bozkırlarında yaratılmaya çalışılan çaresiz aşıklar, zayıf karakterler ve basit kurgularla karşımıza çıkar. Sonuç, ne Batılı olabilmiş ne de Osmanlı kalabilmiş karakterlerin hazin öyküsüdür.

Aynı zamanda Fransa kültürü ve dilinin yanında Fransız mimarisi, sanatı, yaşam biçimi de Osmanlıların ilgi alanına girer. Yani dönüşüm hem siyasal hem de kültürel olarak Fransızlaşmadır.

Sonuç, Osmanlı siyasal sistemi için, Tanzimat romanlarındaki karakterlerden farksız olur. Ne Batılı olabilmiş ne de Osmanlı kalabilmiş bir sistem vardır ortada. Üstelik ortada Tunus’u işgal etmiş, cumhuriyetle yönetilen bir Fransa ile Abdülhamit’in saltanatı ve ülkesini koruma kaygısı vardır.

Artık dönem değişim dönemidir. Abdülhamit bu değişimin öncüsüdür. Yeni model Almanya’dır. Yani Osmanlı, Almanlaşacaktır. Siyasal alanda Birinci Dünya savaşında “silah arkadaşlığına” kadar dönüşecek olan bu aşama mimaride Mimar Kemalettin beyler, orduda Von Der Goltzler, Beyoğlu’nda Viyana operetleri, şiirde Akif’in Almanya’yı yücelten mısraları, polis teşkilatında Alman disiplini, eğitimde misyoner okulları, ulaşımda demiryolları olarak başlar.

Sonuç, Osmanlı siyasal sistemi için, Alman doğu bilimcilerinin hoyratça yağmaladığı Bergama Sunaklarından farksız olur. Almanya’nın sömürgeci emelleri İttihatçıların çılgınlıklarıyla birleşince Almanya ile birlikte Almanlaşan Osmanlının da yıkımı gerçekleşir.

Uzatmayayım. Sonrası, birilerinin Kemalist bürokratik oligarşi birilerinin de cumhuriyet dönemi demekten hoşlandığı süreçtir. 1923 ve sonrası birilerinin iddia ettiği gibi bir devrim olmadı maalesef.

Olan ekonomide birazcık Sovyet faydacılığı, hukukta İsviçre-İtalyan-Almanya çorbası, siyasal alanda Fransız jakobenizminden üretilmeye çalışılan bir “biz bize benzeriz” modeliydi. Buna 1950’den sonra Amerikanlaşan Türkiye’yi de kattın.

Alın size başında türbanı, üzerinde şeffaf beyaz bluzu altında siyah sutyeni ve daracık pantolonuyla muhafazakar kadınlarımız… Kendisinden boşandığı için eski eşini çocuğuyla beraber öldürüp intihar eden erkeklerimiz… Cemaatin olmadığı köylerine cami diktiğimiz Alevilerimiz… Doğru dürüst ne Türkçe ne de Kürtçe konuşabilen Kürtlerimiz. Bir zamanlar İran’a, Arabistan’a kovmaya çalıştığımız ama şimdi başımızın tacı yaptığımız dindarlarımız…

Opera, caz konserlerinde caka satan ama eşinin etek boyuyla kavga eden Beyaz Türklerimiz...

Çarşaf yırtan, plajda haşemalı kadın kovalayan ama camiye başörtüyle girip özenle iftar sofrası hazırlayan sarı saçlı mavi gözlü cumhuriyet kadınlarımız.

Yani Fransız geleneğiyle filizlediğimiz, Alman idealizminin coşkusuyla hırpaladığımız ve hazır Avrupa çorbasıyla servise sunduğumuz toplumsal modernleşme projemiz, değerlerden yoksun bir yapılar yığınına dönüştü. Karşımızda birey değil bir ucube çıktı. Yüzde 50 bu projenin ve ucubenin iflasını göstermektedir. Birilerine geçmiş olsun.

Şimdi İbn Haldun’u bilirsiniz. Her sistemin bir ömrü olduğunu söylüyordu. 3D kuralını da bilirsiniz. Değişim-dönüşüm ve devrim aşamasıdır. Şimdi ikisini birlikte düşünelim. Halksınız. Türkiye bir devrimin aşamasında.

“28 Şubat’ta budanan” dindar- muhafazakârlar budanan her ağacın yeniden güç bulmasına benzer şekilde güçlenerek kurumsal Kemalizm’in sonunu getirdiler. Şimdi yeni bir anayasa sürecinde merak edilen soru şu; kurumsal Kemalizm’i yıkan dindar-muhafazakârlar güçlerini mi kurumsallaştıracak yoksa evrensel demokrasinin standartlarını mı kurumsallaştıracaklar?