Türkiye’de toplumsal değişmenin dinamikleri hakkında kafa yoranlar iki önemli olguyla karşı karşıya kalırlar. Siyasal alanda kendilerine “muhafazakâr-demokrat” diyen kadronun iktidarı ve bu kadroya desteğini sunan Anadolulu muhafazakâr-dindar sermaye sınıfı.

Yani siyaset alanımızda muhafazakâr demokratların, ekonomik yaşamımızda ise dindar burjuvalarımızın etkinliği göze çarpıyor. Herhangi bir okulda gördüğünüz ince bıyıklı genç bir müdür muhafazakâr demokratların, son model bir cipte güneş gözlüğüyle gördüğünüz başörtülü bayan da dindar burjuvamızın temsilcisi konumunda.

Şimdilik toplumun geniş kesimlerinden muhafazakâr-demokratlara destek devam etse de zenginliğiyle ön plana çıkan dindar muhafazakârlara karşı bir rahatsızlık gözlemleniyor.

Bu kesimin şatafatlı düğün törenleri, lüksü çağrıştıran harcamaları gözden kaçmıyor. Türk sinemasında uzun bir süre zengin ve cimri olarak gösterilen “hacı” tiplemesinin torunları, cimrilik noktasında dedelerine çekmiyorlar.

Bu durumun göze batması, rahatsızlık yaratması doğru ve doğal. Toplumsal kaynakların eşit bölüşülmemesindeki rahatsızlık kendi içinde birçok gelişmeyi doğurabilir. Zengin dindarlara tepki zaman zaman onların zenginliklerinden sıyrılarak İslami değerlere yönelebilir.

Toplumda iş kaygıları nedeniyle sahte bir dindarlaşma yani din değerlerini kullanarak iş bitirme alışkanlığına yol açabilir. Öte yandan bu güçlü bir “Sol İslamcılık” hareketinin ortaya çıkmasına sebep olacak gibi görünüyor.

Buradan din ve zenginlik arasındaki ilişki biçiminin tartışılması kaçınılmaz oluyor. Bilindiği üzere tüm dinler bireysel yaşamda huzuru, toplumsal yaşamda uyumu gerçekleştirme hedefini taşır. Huzuru ve uyumu güçleştiren yoksulluk-zenginlik ayırımı ise dinsel öğretilerde geçici bir aldanma olarak sunulur.

Hz. İsa’nın yeryüzünde yoksulluktan açlık çekenlere “Göklerin krallığını ve ebedi tokluğu” vadederek “Ne mutlu onlara” diye seslenmesi ve zenginleri “ağlayacakları” ile uyarması bu yüzdendir.

Dinimizde ise “Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır” anlayışı vardır. Bunu apartmanlarının, villalarının kapısına büyük harflerle sadece “Mülkiyet Allah’ındır” yazmaktan ibaret sayıp altınlarını, parasını kar payı altında bankalarda tutanlara sözümüz yok tabii. Onlara Tevbe Süresi'nin 34. ayetini hatırlatmakla yetinelim: ”Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere en yakıcı bir azabı müjdele.”

Dinimizde yine “Mal toplayıp onu sayan, malı taparcasına sevenler” yani zenginleşmeyi toplumsal adaleti hiçe sayarak sağlayanlar, sahip olmayı Allah’ın adaletini sağlamaya yönelik bir araç yerine tamamen kişisel amaçlara kurban edenler suçlu ilan edilir.

Buradan zenginliği oluşturan mal ve mülkün sahibi olmayı Allah’a ait olana bekçilik yapmak şeklinde değerlendirebiliriz. İslam dininde sahip olunan zenginlikten faydalanmanın sınırı kişinin ve yakınlarının ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlandırılır.

Elbette kazanan kişinin daha iyi bir yaşam hakkı vardır. Ama bu saklı tutulurken “komşusu aç iken tok yatan” dışlanır. Peygamberimiz Hz. Muhammed, evet, ticareti öğütler ama gösteriş ve lüksü kesin olarak reddeder. Paylaşmayı daha çok önemser.

İslam’da sosyal adalet için konulan zekât, sadaka gibi emirler bu yüzden çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de zekât vermeye yanaşmayanların sık sık uyarılması boşuna değildir çünkü.

Haksız kazanç ise kesin olarak reddedilir. Rahmeti ve bağışlaması sonsuz olan Allah sadece “kul hakkını” affetmez. Dün kul hakkı çalışıldığında sadece ücretinin verilmesi şeklindeydi ama bugün sigorta, tatil hakkı, fazla mesai ücretlerinin ödenmesi, iş çıkışı tazminatların ödenmesi gibi daha geniş bir alanı kapsıyor. Hatırlatalım, buna kendisine yakın siyasetçileri kullanarak ihale şartnamelerini ürünlerine göre şekillendirip ihale kapmak da dâhildir.

Alınteriyle çalışan işçisinin tüm sosyal haklarını sağlamadan, Altınoluk’ta yazlık alan, çocuğunu ilkokuldan itibaren özel okullara gönderen, bir değil beş sefer Kâbe’ye giden dindar zenginlerimiz bunları tekrar düşünmelidirler.

Sürgünde bir muhalif olarak yaşayan Bediüzzaman Saidi Nursi’nin “Risalelerini” bir araya gelip okumak kimseyi kurtarmaya yetmeyecek çünkü. Zengin dindarlarımız daha iyi bilir; Üstat vefat ettiğinde geriye bir ibrik, cübbe, saat, seccade ve birkaç lira bırakmıştı. Risalelerin Osmanlıcasını anlayamıyorum diyen zengin dindarlarımızın anlayabilecekleri bir örnek bu. Bir de sizler düşünün bakalım geriye neler bırakacağınızı…