4 Nisan’da, Ankara’da 12 Eylül cuntasının yaşayan şefleri Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanacakları davanın ilk duruşması başlayacak. Bu dava hiç kuşkusuz ki 90’lı yaşlarındaki iki zavallı ihtiyarın yargılanmasından ibaret bir dava değil.

 

12 Eylül darbesinin bu iki emekli darbeci şahsında yargılanacak olmasının yetersizliği de ortada. Çünkü biliyoruz ki 12 Eylül darbesi, bir darbeler tarihi olan siyasi tarihimizde en sistematik ve etkileri, sonuçları itibarıyla en fazla tahribata yol açmış olan bir darbe niteliğinde. Anayasası, kurumları ve zihniyeti itibarıyla etkilerini günümüze değin sürdürdüğü de bilinen ve yaşadığımız bir realite.

 

Ancak yine de geçici 15. madde 12 Eylül 2010 referandumunda kaldırılana değin kendisini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde anayasal bir koruma altına almış olan 12 Eylül darbesinin yargı konusu olması, tarihi bir önem ifade ediyor. Bunun nedenleri iki başlıkta özetlenebilir.

 

Birincisi, darbeci zihniyet sahiplerinin cesaretlerinin kırılması ve bu yönüyle darbe ve darbeciliğin geleceğimiz açısından nihayet “acaba” diye düşünmek gereken bir olasılık olmaktan çıkmasını sembolize etmesidir. Ancak bu kapsamda hemen belirtmek gerekir ki, 12 Eylül faşizminin kendisini hayata geçirmesinde en az cuntacılar kadar rol ve sorumluluk sahibi olanların da yargı önüne çıkarılması, bunun için de mevcut davanın kapsamının genişletilmesi gerekmektedir. 12 Eylül hükümetinde görev üstlenmiş olanlar, sıkıyönetim komutanları, cezaevi müdürleri, emniyet müdürleri, işkenceci subay ve polisler, “paşa-valiler, 12 Eylül davasının sanık sandalyesinde oturması gerekenlerdir. Bu, bir demokratik talep olarak gündemde tutmak gereken bir önem ifade ediyor.

 

İkincisi ise, 12 Eylül darbesinin –ve diğer darbe teşebbüs ve girişimlerinin- yargılanması, ciddi bir toplumsal yüzleşmenin vesilesi olmak durumundadır. Unutmayalım; darbecilerin eylemlerini meşrulaştırmak için kullandıkları argümanların toplumsal karşılığı olmasaydı, bu darbeler belki yine gerçekleşirdi, ancak “başarılı” olma şansları olmazdı… “Bu darbe filancalara karşı” diyerek darbecilerin öne çıkardıkları gerekçeleri destekleyen insanlar bu toplumun bileşenleri içerisinde yer alıyorlar. 12 Eylül darbesi üzerinden konuşacak olursak, “darbe komünistlere, anarşistlere karşı” diye, “darbe oldu anarşi durdu” diye darbecileri destekleyen insanlar “bizim” insanlarımızdan başkası değildi…

 

Bugün ufukta bir darbe ihtimali görünmüyorsa, bu, biraz da darbeciliğe, askeri müdahalelere karşı ciddi bir toplumsal duyarlılık ortaya çıktığı içindir. Bu duyarlılığın kalıcı bir bilinç haline gelmesi, ancak darbelere toplumsal meşruiyet kazandıran bu gerçeklikle yüzleşmemizle mümkün olabilir. Bu, sadece belirli bir çevre veya kesimin sorunu değil, bütün toplumun ortak sorumluluğudur. Çünkü darbeler bütün Türkiye’ye karşı yapılmıştır. Hepimizin geleceğine kastedilmiştir. Bu nedenle herkesin durduğu yeri veya ideolojik tercihlerini esas alarak konuya yaklaşması, ister istemez bu yüzleşme sorumluluğundan uzak durması anlamına gelecektir…

 

***

1 Nisan 2012 Pazar günü Ümraniye’de “Evren Yetmez-Bütün darbeciler yargılansın” platformunun düzenlediği bir panele katıldım. Diğer konuşmacılar Yıldız Ramazanoğlu, Garo Paylan, Roni Margules ve Cüneyt Sarıyaşar idi. Panelde konunun yukarıda özetlediğim boyutuyla ilgili düşüncelerimi paylaştım. Garo, dile getirdiğim görüşlerin paralelinde, bu yüzleşmenin en önemli boyutunun Ermeni soykırımı bağlamında toplumdaki büyük “suç ortaklığı” olduğunu ifade etti. Roni, 12 Eylül davasına müdahil olmak isteyen bazı “sol” çevrelerin referandum sürecindeki tutumlarını hatırlattı. Yıldız Ramazanoğlu, İslami camianın vicdanlı sesi olma duruşuna uygun çok değerli bir sunum yaptı. Kürtlerin, Alevilerin yaşadıkları sorunlara dikkat çekerek neredeyse Türk olmaktan utanır duruma geldiğini vurguladı. Mazlumder İstanbul Şube Başkanı sayın Cüneyt Sarıyaşar ise ilkokul anılarıyla süslediği (ilkokuldayken öğretmeni “İstanbul’u kim kurtardı?” diye sormuş, elini kaldırıp “Fatih Sultan Mehmet Han” deyince öğretmeni ona “otur yerine bilemedin” demiş. Bir başka öğrenci “Atatürk” deyince aferin almış vb.) konuşmasında “soykırım” kavramını sulandırmaktan başka bir anlama gelmeyen cümleler sarf etti (“kürtaj da bir soykırım mıdır” vb.). Konuşma süresini de aşarak uzun uzadıya Müslümanların bu ülkede çektikleri sıkıntıları anlattı. Ama hadi bırakalım Ermenileri, ne Kürtlerden, ne Alevilerden bahsetme gereği duymadı. Panelin bitiminde bu yaklaşımını naçizane eleştirmeye yeltendim; “soykırım kavramını çok sulandırdınız” dedim. Aldığım yanıt “soykırım nedir git incele” oldu, son derece üstten, tepeden bir dille… Bu kavramı inceleyip incelemediğimi nereden bildiğini sordum ve kendisine Kürt ve Alevi olduğumu hatırlatmakla yetindim…

 

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım “toplumsal yüzleşme” gerek ve sorumluluğunu, okuyucudan istirhamım, bir de bu anekdotla birlikte düşünmesidir.

 

Mazlumder, şahsen çok önemsediğim bir kurum. Bugüne değin Kürt sorunu ve birçok insan hakları sorunuyla ilgili, çok önemli etkinlikleri oldu. Ama onun İstanbul Şube Başkanı olan muhteremin “yüzleşme” kavramı üzerine oldukça yoğunlaşmaya ihtiyacı bulunduğunu, tamamen dostane bir niyetle söylemek durumundayım.

 

Mesele artık “darbeye karşıyız” demekten ibaret değil. Darbecilerin, uğursuz eylemlerini gerekçelendirdikleri argümanlarına kimler, nasıl alet oldu? Topu derin devlete, Ergenekonculara atıp duralım, tamam, ama örneğin 6-7 Eylül’de yağma ve çapul yapanlar, Maraş’ta, Çorum’da katliama alet olanlar, Madımak’ta bir otel dolusu insan cayır cayır yanarken tekbir getirenler kimlerdi? Bu soruların cevaplarından kaçarsak, “darbelere karşıyız”, “bütün darbeciler yargılansın” dememiz ne denli anlamlı, kıymetli olur acaba?