Başbakan son olaylardan sonra gazetelerin genel yayın yönetmenlerini (kendilerine yeteri kadar güvenmiyor olsa gerek) yanlarında patronlarını da çağırarak sorumlu yayın yapmaları konusunda uyarmış.
Hatırlar mısınız bilmiyorum ama daha iki ay önce Başbakan basın özgürlüğü eleştirilerine karşı “manşetine karıştığımız gazete var mı” diye soruyordu.
Artık biliyoruz, karışmasına gerek yok. O sözünü unutan Başbakan gibi gazeteciler de iletişim fakültelerinde okudukları dersleri unutmuş, toplantıdan kısa bir süre sonra ülkenin beş büyük ajansı “terör, şiddet ve afet durumlarında yayımlanacak” haberler konusunda ortak karar almış.
Hayırlı olsun diyelim. Biz zaten bu topraklarda basın özgürlüğünün bir edebiyattan ibaret olduğunu biliyorduk. Bu toplantı sadece bildiğimiz gerçeği gözümüze sokmuş ajanslar da verdikleri kararla gazeteciliklerini tescillemiş oldular.
Düşünün, bu ülkede zamanında “Alçakları Tanıyalım” diye meslektaşlarını gammazlayan bir Oktay Ekşi bile çok kez ekranlarda basın özgürlüğünden dem vurup durdu.
Uğur Dündar, 28 Şubat’taki rolünü ve gazetecilere yapılanları unuturcasına basın özgürlüğünün önemini hala anlatıp duranlardandır.
28 Şubat sürecinde “gelirsem oraya makatına süngü takar, cepheleri gezdiririm" diyen askere emrederseniz diyenler karşımıza “basın susturulamaz” diye ortaya çıktılar çoğu zaman.
Sonra cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) ve 1931 yılında çıkan Matbuat Kanunu’nun yerel ve ulusal gazete fark etmeksizin onlarca gazetenin kapanmasına, yazarlarının İstiklal Mahkemeleri’nde süründürülmesine en ufak eleştiri yapılmasına tahammül edemeyenler karşımıza özgürlük havarisi kesilmedi mi?
Hem unutmayalım bu ülkede bir gazetenin kapanmasının başka bir gazetede haber olarak geçmesinin bile yasak olduğu günler yaşandı. Hatta bugün “gazetecilerin her şeyine karışıyorsunuz” diyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun partisi zamanında 1946 seçimlerindeki hilelerle ilgili demeçleri yayımlayan Yeni Sabah, Gerçek, İzmir ve İleri Demokrasi gazeteleri hükümet baskıyla kapatılmadı mı?
Ya basın özgürlüğüyle ilgili binlerce demeci ortaya çıkarılacak Süleyman Demirel gençliğinde bir gazete matbaasının yakılmasında yer almadı mı?
Ya her seferinde bazı gazetecileri 28 Şubat’ta aldıkları brifinglerle balans ayarına katkı sunmakla suçlayan dindar-muhafazakârlara ne demeli?
DP’ye muhalif bir çizgide yayın yapan Ahmet Emin Yalman’ı vuran Hüseyin Üzmez’e yıllarca sahip çıkıp, gazetelerinde köşe verenler onlar değil mi?
Onlar değil mi sekseninci yaş gününü hapishanede kutlamak zorunda kalan Hüseyin Cahit Yalçınların olduğu, öldüğünden iki saat sonra mahkemeye çağrılan gazetecilerin olduğu DP dönemini özgürlük diye bize sunan?
Basın özgürlüğü deyip duruyordunuz hani, dün katıldığınız o toplantının 28 Şubat’ta gazetecilere verilen brifinglerden farkı var mı?
Yoksa tek fark takım elbise ve kravat takmış yeni güçlüler mi? Yoksa bu sefer emirler yerini kırılamaz ricalara mı bıraktı? Yoksa tek fark askeri kışlanın yerini Başbakanlık binasına bırakması mı?
Hani nerde basın özgürlüğünüz, nerede gazetecilerin tarafsızlığı? İktidara eklemlenmiş bir gazetecilikle neyi yazabileceksiniz? Kamuoyunun objektif bilgi edinme hakkı sadece ders kitaplarında mı kalacak?
Gerçi biz her şeyin o reklamda olduğu gibi “yok birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” misali yürüdüğünü bilmiyor değildik ama tıpış tıpış gittiğiniz o toplantı bizim bildiğimizi herkese gösterdi.
Sağolun, var olun... Ve gazetecilik oynamaktan vazgeçin artık...