Büyük yenilgiler küçük korkuların sonucudur. İçimizde büyüttüğümüz küçük korkular yaşadığımız düş kırıklıklarının sebebidir aslında. Korkular insanı esirleştirerek her şeye şüpheyle bakılmasına yol açar.

Bu şüphe ve korku psikolojisi insanı gerçeklere karşı körleştirir. Göz görmez, kulak duymaz, beyin algılamaz olur. Gerçekler, korkunun karşısında anlamsızlığa bürünür çoğu zaman.

Gerçekler doğru olarak algılanamadığı için bulunan çözümler de sonuç vermez. Yanlış teşhise, doğru tedavi bile çözüm sağlamaz çünkü. İnsanı ve toplumları hatalara sürükleyen temel nedenlerin başında bu nedenle küçük korkular gelir.

Hayatın en garip taraflarından birini de zaten bu durum oluşturur. En çok korkulan şeylerle çok sık karşılaşılması bu garipliğin göstergesidir.

Örneğin ülkemizde devlet zihniyetinin en büyük korkusu uzun yıllar boyunca “irtica” ve “bölücülük” oldu. Cumhuriyeti biçimlendiren zihin dünyası bu iki akımın temsilcisi olarak gördüğü kesimleri risk unsuru olarak değerlendirdi hep. Bunun yanında liberal-özgürlükçü aydınlar da öteki olarak değerlendirildi ve toplumsal etkileri kırılmaya çalışıldı hep.

Bugün gelinen noktada ise cumhuriyetin en büyük korkusu olan bu üç akımın temsilcileri Türkiye siyasetinin en dinamik güçleri olarak karşımızdalar.

Devlet zihniyeti açısından “irticacı” olarak görülen AK Parti muhafazakâr-dindar kesimlerin temsilcisi olarak iktidarda. Yerel seçimler, referandum ve son seçimle gücünü pekiştirmiş durumda.

Yine devlet aklı tarafından “bölücü” olarak değerlendirilen BDP tarihindeki en yüksek milletvekili sayısıyla mecliste.

Liberal-özgürlükçü aydınlar ise düşünce alanındaki zengin birikimleriyle toplumu etkileme gücüne sahipler.

Yani korkunun kimseye faydası yok. Yanlış tanımlamalarla korkuları derinleştirmek yerine korkularla yüzleşmeye çalışmak daha mantıklı görünüyor.

Kendisi uzunca bir süre korku olarak değerlendirilen AK Parti şimdi aynı hastalığa bulaşmış durumda. Ergenekon ve KCK davasındaki tutarsızlıklar, öğrenci olayları karşısında AK Parti’nin gösterdiği tavır, TMY’deki hatalar partinin artık bir korku dünyasına doğru yol aldığının göstergesi.

Evet, toplumsal muhalefetin, mikro rahatsızlıkların hükümeti zayıflatma aracına dönüştürülmeye çalışıldığı doğrudur. 27 Mayıs öncesi bir ortamı sağlamaya çalışanların varlığından da haberdarız. Sandıktan umudunu kesenlerin toplumsal muhalefeti “zinde güçlere” kanalize etme çabalarının da farkındayız.

Ayışığı, Kafes ve Balyoz darbe planlarının başarısızlığı karşısında sivil güçleri kullanarak yeni darbe konseptleri peşinde olan “çılgınlar da” yok değil.

Yeni dış politika uluslararası güç merkezlerini yeni planlara “monşerleri” ise yeni heyecanlara sürüklüyor. Bunların hepsi doğru.

Ama bu gerekçelerin hiçbiri iktidara yanlış yapma, gücünü yanlışlarda sağlama hakkı vermiyor. Yine bu gerekçelerin hiçbiri iktidara genç öğrencilerin polis coplarıyla terbiye edilmesi, yasal yollardan muhalefet etme yolunu hapishanelerde kapatma hakkını da vermez.

Hatırlayalım, AK Parti, SEKA eylemlerinde, Tekel işçilerinin direnişlerinde gizli örgüt arayışında olmuştu. İşçiler örgütlerin maşası oluyor iddiası vardı.

Öğrenci olaylarının arkasında da gizli örgütler arandı. KPSS mağdurları birilerine alet olmakla, LYS rezaleti yine derin güçlerin oyunu olarak değerlendirildi.

Şimdi KCK’de derin devlet aranamayacağına göre yeni bir devlet modelinin çekirdeği icat edilerek Türkiye’nin vicdanı olan iki aydın insan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu içeri alındı.

Böyle giderse en küçük muhalif bir gösteride bile mercekle örgüt aranacak. Ve böyle devam ederse “otoriter bir yönetime kayıyoruz, sivil darbe var” diyen Nuray Mert haklı çıkacak.

Türkiye tam jandarma fişlemelerinden asker gölgesinden arınmışken kendimizi birden polis copunun insafına, savcı iddianamelerine kalmış olarak görmekten korkar hale geldik.

AK Parti, demokratik açılım, sivil-asker ilişkileri ve AB politikalarında cesur adımlar atarak demokrasimizin kurumsallaşmasına büyük katkılar sağladı.

Ama aynı parti geleneksel sağ zihniyetin otoriter eğilimlerine yenildiğinde yani küçük korkularına esirleştiğinde gölgesi kısalıp güneşi batmaya başlayacak. Şimdi son süreçte yaşananlar iktidarın küçük korkularına yenilmeye başladığını açıkça gösteriyor.

Bu durum 1914’te Britanya ile Almanya’nın savaşa girdikleri gece Londra’da hükümet binalarının bulunduğu Whitehall caddesine bakıp ”bütün Avrupa’da lambalar sönüyor” diyen İngiliz Dış İşleri Bakanı Edward Grey’i hatırlatıyor.

Merak ettiğim ise Ankara’da Atatürk bulvarına bakıp AK Parti’nin lambası sönüyor mu diye düşünenler var mıdır acaba?