28 Şubat 1997 tarihini Türkiye’nin siyasi geleneğinde “post-modern bir darbe” ve “ordunun anayasal sınırlar içinde” yönetime müdahalesi olarak gören sosyal bilimci ve yazarların sayısı epey fazladır.

 

28 Şubat’ı olumlayan ya da olumsuzlayan bu değerlendirmeler olay ve olguları doğuran tarihsel birikim göz ardı edilerek yapılıyor. Bu nedenle yapılan değerlendirmeler eksik kalmakta ve Türkiye demokrasisini derinden etkileyen 28 Şubat sürecinin yarattığı tarihi kırılma yeterince anlaşılamamakta.

 

Yani 28 Şubat’ı Erbakan’ın bazı hatalı uygulamalarıyla meşrulaştırmak, 28 Şubat’ı irticai kalkışmaya karşı ordunun refleksi olarak savunmak ya da 28 Şubat’ı Erbakan’ın bazı rant alanlarını kesmesi (havuz sistemi) ile İslam Ülkeleri Birliği (D-8) planına karşı kurgulandığını ileri sürmek gibi yüzeysel değerlendirmeler Türkiye siyasal yaşamını derinden etkilemiş olan bu süreci anlamamızı engelliyor.

 

28 Şubat özünde cumhuriyeti biçimlendiren zihin dünyasının yaşadığı derin krizin dışa vurumudur. Kemalist devlet ve toplum tasarımının başarısızlığını gösteren seçim sonuçlarına, sivil ve askeri-bürokratik aktörlerin koalisyonlarına yazılı-görsel basını alarak müdahale etmesidir. Bu anlamda cumhuriyetin değil ama cumhuriyete renk veren anlayışın son çırpınışıdır.

 

Bu son çırpınışı 27 Nisan e-muhtırası, Çankaya savaşları, cumhuriyet mitingleri, darbe planları izleyecek ama Ergenekon davası ve referandum bu çırpınışı hızlandırarak cumhuriyet elitlerinin siyasi ve bürokratik etkinliğine son darbeyi vuracaktır. Yani 28 Şubat Türkiye’de devlete ve topluma yön vermeye çalışan güçlerin mücadelesinde son duraktır.

 

Sözünü ettiğimiz bu mücadele Türkiye tarihinin iki önemli unsuru olan “devletçi-seçkinciler” ile “gelenekçi-liberaller” arasındaki tarihi çatışmadır. “Devletçi-seçkinciler” denilen unsur Fransız Jakobenizminin “halk için halka rağmen” ve Prusya militarizminin ordu ile milleti bütünleştiren öğelerine merkeziyetçiliği güçlendiren devletçiliği de katarak modernleşeme/çağdaşlaşma adı altında toplumun yeniden tasarımına girişen askeri ve bürokratik elittir.

 

Bu askeri ve bürokratik elit ile halk arasında ortak değerlerin oluştuğunu söylemek güçtür. Halk değer yargılarını küçümseyen bu anlayışla arasına hep mesafe koydu. Toplumu eğitilmesi gereken cahil bir yığın olarak algılayan, kendisine aydınlatma misyonu yükleyen cumhuriyet elitlerine karşı gelişen muhalif hareketler bu yüzden halkın hep desteğini aldı.

 

Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nın kısa sürede yurt genelinde örgütlenmesi, güdümlü de olsa Serbest Cumhuriyet Fırkası’na verilen olağan üstü ilgi, Demokrat Parti’nin çok kısa sürede iktidar olması halkın devletçi-seçkinci uygulamalara karşı gelenekçi-liberallere verdiği bu desteğin göstergesidir.

 

Halkın bu desteği Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nda İstiklal Mahkemeleri, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda kendi kendini fesih, Demokrat Parti döneminde ise ordu devreye sokularak yok edilmeye çalışıldı.

 

28 Şubat işte bu çatışmanın ve her seferinde gelenekçi-liberallerin yenilgiye uğratıldığı müdahalenin zamana uydurulmuş son halidir. Bu sefer İstiklal Mahkemeleri yerine yargı erkine brifingler, fesih yerine zorla istifa, ordunun fiili yönetimi yerine ise Mesut Yılmaz’ın Çankaya’ya bağımlı orduya yaslanan hükümeti devreye sokuldu.

 

Devletçi-seçkinciler bu müdahale ile tarihsel mücadeleyi kendilerinden yana sonlandırdıklarını düşünürlerken (“28 Şubat bin yıl sürecek” demeci) aslında gelenekçi-liberal anlayışta yeni bir oluşuma yol açtıklarının farkında değillerdi tabi.

 

Bu yeni anlayış gelenekçiliği öteleyerek demokratik liberal değerleri önceleyen AK Parti’yi doğurdu. Yani Ak Parti devletçi-seçkinciler ile gelenekçi liberallerin çatışmasından gelenekçi-liberallerin hatalarından da ders alarak oluşan bir yapıdır. Bu anlamda Ak Parti 28 Şubat’ın ürünüdür demek yanlış olmayacak.

 

Yani özünde 28 Şubat devletçi-seçkinciler açısından tarihin sonudur. Özellikle bu süreçten sonra gelenekçi-liberallerin yaşadığı dönüşüm devletçi-seçkincileri hem uluslararası hem de ulusal düzeyde yalnızlığa mahkum etti.

 

Bugün devletçi-seçkincilerin siyasal ve ideolojik alanda yaşadığı derin kriz 28 Şubat’ta yapılan hataların eseridir. 28 Şubat gelenekçi-liberallerin siyasal ve ekonomik etkisini kısa bir süreliğine zayıflatmış olsa da toplumsal desteğini ortadan kaldıramadı. Nitekim gelenekçi-liberaller muhafazakârlığın sığ siyasetinden kendilerini kurtararak girdikleri ilk genel seçimlerde iktidar oldular.

 

Bu anlamda 28 Şubat devletçi-seçkinciler ile gelenekçi liberaller arasındaki tarihi çatışmada devletçi-seçkincilerin farkında olmadan kendi kendilerine kurdukları bir tuzaktır. Ergenekon örgütünün planları bu çatışmada devletçi-seçkincilerin İttihatçılardan miras yöntemleri de sahiplenebileceğini gösteren son gayretlerdir. Ergenekon benzeri yapılanmalar bile 28 Şubat’tan sonra devletçi-seçkincilerin yaşadığı derin krizin atlatılmasını sağlayamayacak. Çünkü toplumsal gerçekler artık devletçi-seçkincilerin zihin dünyasını da siyasal gücünü de aşıyor.