Dün (4 Nisan 2012) 12 Eylül cuntasının yaşayan iki şefinin yargılanmasına başlandı. Bu, tarihi önemde bir gelişme ve kuşkusuz çeşitli yönleriyle değerlendirilmeye değerdir. Nitekim yazılı ve görsel medyada konuyu çeşitli yönleriyle ele alan yayınlar yapıldı ve yapılmaya devam ediyor.

 

Ben de dün Ankara Adliyesi önünde idim. Adliye önünde sol örgütlerin slogan yarışı vardı. Üç noktadaki otobüslerin üzerinden sloganlarla aynı paralelde konuşmalar yapılıyordu. Sağ kesimden gruplar adliyenin sol tarafında toplanmışlardı.

 

Yapılan konuşmalar ve atılan sloganlardan dolayı bir ara düpedüz fenalık geçirdim. Niyetim polemik çıkarmak filan değil ama şunu söylemeden de edemeyeceğim: 12 Eylül 2010 referandumunda “hayır” kampanyası yürüten gruplar, adliye önünde sayıca en çok olanlar değildi ama en çok sesleri çıkanlardı. Davaya müdahil olmaya karar vermişlerdi; fakat adliye önünde yargılamanın “göstermelik” olduğuna dair konuşmalar yapıyor, sloganlar atıyor ve 12 Eylül’ü asıl devrimcilerin yargılayacağını söylüyorlardı… Bu da bir görüştür; ama madem böyle düşünüyorlardı, niçin orada idiler, anlayamadım…

 

Otobüs üzerinden “kitleye” seslenen kadının şu sözleri, “güler misin ağlar mısın” dedirten sözlerden idi: “Böyle yargılama olmaz, ABD emperyalizminin de yargılanmasını istiyoruz!” ABD’nin 12 Eylül darbesindeki sorumluluğunu artık sağır sultanlar da dahil herkes biliyor olmalı. Bu durumda biz şimdi bu mahkemeden ABD emperyalizmi için de bir “yakalama talimatı” vermesini ve ABD Başkanı’nın filan mahkemeye getirtilip ifade vermesini mi isteyecektik? Nefes almak için alandan biraz uzaklaştığımda mikrofondan gelen sözler üzerine ise tüylerim diken diken oldu: Var gücüyle bağırarak konuşan bir kadın, “onlar Erdal Eren’in yaşını büyütüp onu astılar. Biz de onların yaşını küçültüp onları bu meydanda asacağız” diyordu… Ve “kitleden” yükselen bir slogan karşıladı bu sözleri: “Mahir, Hüseyin, Ulaş! Kurtuluşa kadar savaş!”…

 

Oysa biz oraya “savaş” için değil, yargılamanın kapsamının genişletilmesini istemek için gelmiştik… 12 Eylül’de “görev” yapan sıkıyönetim komutanlarının, hükümet üyelerinin, sıkıyönetim mahkemelerinde karar verenlerin, işkenceci asker ve polislerin, “paşa valilerin” de sanık sandalyesinde oturmasını istemek için… Ama başkaları, başka “savaşlar” için gelmişlerdi oraya demek ki…

 

Bu tuhaflıklar bir yana, orada toplanan kitlenin sayısının daha fazla olmasını umut ediyor, bekliyordum. Zorlayarak söylemek gerekirse iki bin kişi civarında idi sayımız. Bu durumun nedeni acaba biraz da bahsettiğim “tuhaflıklar” mıydı? “Darbecileri asıl devrimciler yargılayacak” diyenlerin böyle bir sorusu olduğunu sanmıyorum doğrusu.

 

Bir başka demagojik tuhaflık da şu: “Ne yani, bu iki yaşlı adamın yargılanmasıyla mı 12 Eylül yargılanacak? Bu bir oyundur, alet olmayın…”

 

Kendi adıma bir şeye alet olduğum yok. Bu, yıllardır “bizim” haklı, meşru, demokratik bir talebimiz idi. Yani darbecilerin yargılanması… Bunun gerçekleşiyor olması, ilk defa “gerçekleşmiş” bir darbenin bir “suç” konusu olarak yargı önüne çıkarılması, kendisini “devrimci”, “solcu” vb olarak tanımlayanları niçin rahatsız eder, anlamak mümkün değil. Mesele Evren ve Şahinkaya’nın yaşı-başı da değil. Bu zavallılar ölmüş de olabilirlerdi. O zaman “sanık” yaftasını götürüp onların mezarlarına asardık, asmalıydık… Yargılamanın kapsamının genişletilmesi ne denli haklı bir talebimiz ise, başlamış olan yargılamayı “bunu saymıyoruz, ABD emperyalizmi de yargılansın” şeklinde karşılamak da bir o kadar meseleyi sulandıran, ciddiyetsiz ve sahipleri de dahil kimseye “hayrı” olmayan bir yaklaşım…

 

Heyecanlıydım. Bundan 5-10 yıl öncesine değin ancak hayal edebileceğimiz bir şey oldu. Orada epeydir görmediğim, nerede, ne yapmakta olduklarını bilmediğim arkadaşlarımla karşılaştım. Yaşlanmıştık biraz. Onlarla ayaküstü cezaevi anılarını yad ettik. Ölen arkadaşlarımızı hatırladık. Fotoğraflar çektirdik. Hüzünlendik. “Keşke…” diye düşündük. Birbirimizin dökülen saçlarına, göbeğine filan takıldık. Sahici olan buydu, gerisi hikaye…

 

12 Eylül faşizmi insanlığın vicdanında çoktan mahkum olmuştur. “Resmen” de mahkum olacaktır. Olmalıdır. Ve bu, “bizim” demokratik çaba ve uğraşımızla olacaktır. AKP’nin “inayetiyle” değil. Konuyu günlük siyasetin malzemesi olarak kullanmak isteyenler, acılarımıza, kayıp değerlerimize, zamanlarımıza biraz daha saygılı olmalıdır…