Türkiye’nin en yakıcı sorunu; Kürt sorunu. Zira bu yüzden insanlar ölüyor, daha ötesi yok sanırım. Türkiye’nin demokratik, insan, hak ve hürriyeti odaklı bir yapıya bürünmesi ve var olan insanlık sorununun çözümü için en önemli engel olarak önümüzde duran Kürt kimliğinin tanınmamasının, bütün kötülüklerin anası durumunda olduğu kanaatindeyim. Türkiye’de “başka kimlikler de var, onlar için ne yapıyorsunuz” diyenler ölümlerin önüne geçmede eksik kalıyorlar. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı Türkiye’de bu sorun yüzünden sürekli tehdit altında ve kimilerinin siyasi çıkarları, güç gösterileri sebebiyle bir türlü çözüme kavuşturulamıyor.
Yıllardır bu sorun için ha çözüldü ha çözülecek derken en çok unuttuğumuz şey insanların ölüyor olması. Oysa ki en çok unutmamamız gereken şey de bu. Hariçten gazel okumanın dayanılmaz hafifliği herkesin dünyasına sirayet etmiş durumda. Oraya girip burayı dümdüz edelim, darmadağın edelim türünden pervasız söylemler alıp başını gitmeye devam ediyor. Savaşanların emekçi halkın çocukları olması egemenlerin bu fütursuzluğunun belki de en büyük sebebi.
Burada en büyük sorumluluk Türklere düşüyor. Bir kara mizah konusu olan Türk Tarih Tezini; 90’lı yıllarda trafik ışıklarının sarı, kırmızı, yeşil oluşunun bir tehdit olarak algılandığını görmüş, her gün sınıflarına girmeden andımızı okumuş, Türkiye’deki farklı kimliklerin ne kadar işbirlikçi, kötülük timsali olduklarını öğrenmiş, Kürtler için edilmiş kart-kurt-kürt lafları kulaklarında çınlayan Türklerin bu zihin yapısına, yani şu öğrenilmiş Kürt düşmanlıklarına bir reset atıp köklü bir bellek temizliğine gitmek bu can alıcı problemin çözülebilmesinin en önemli aşamalarından biri.
Peki ama nasıl sağlanacak bu dediğim? Belki şuradan başlanabilir; Giyimine kuşamına değer vermediklerimize “Kürt müsün?”, sevmediklerimize “Kürde bak!” demeyi bırakıp bir dil temizliği yapmakla mesela. En önemlisi de Türklerin ayrıcalıklarından vazgeçmeye hazır olması, kullandıkları vatandaşlık haklarından Kürtlerin de eşit faydalanmaları gerektiğini ve Türkiye’nin doğusunda yaşayan insanların dağ Türk’ü değil, Kürt olduklarının idrak etmesi.
“Bizim de bir Kürt komşumuz vardı, ama iyi insandı, önemli olan insan olsun zaten ”türünden konuşmaları çok duyarız. Bu da öğrenilmiş Kürt düşmanlığımızdan kaynaklanıyor. Yıllar yılı Kürtleri bölücü, hain, kaçak elektrik kullanan olarak görüp kendimizi bu ülkenin asıl sahipleri sandığımızdan beri Kürde yaklaşımımız bir tık yukarı çıkamıyor. Van depreminden sonra sosyal medyada, tv ekranlarında kısaca “ölenler Kürt ama yine de insan haydi üzülelim bari” minvalindeki söylemler Türklerin Kürt algısının en büyük göstergesi. Lakin ciddi manada korkunç olduğu ve tehlike arz ettiği su götürmez bir gerçek.
Kürt hareketinin şiddeti bir araç olarak kullanmak zorunda kalması da oluşan algının en büyük nedenlerinden birisi. Zira bütün Kürtler terörist olarak görülüyor fakat kimse “ne istiyor bu nankörler?” çerçevesinden çıkıp “yahu bu insanlar cidden ne istiyor?”, “terörizm bir eylemlilik halidir 30 senedir süren terörizm mi olur”, “biz bu insanlara neden terörist diyoruz?”, “Kürtler neden silaha sarıldı”diye bir sorgulamaya girmiyoruz ve bir şeyi anlamlandırmanın en önemli referans noktasının onu adlandırmak olduğunu unutuyoruz. Bu konuda zihnimizin ket vurduklarından birisi ise legal alanda Kürtlere hiçbir zaman özgür siyaset yapma şansı tanınmaması. Kafasını delikten her çıkaran Kürdün ve Kürt partilerinin başının ezilmesi, devlet güdümündeki çeteler eliyle faili malum cinayetler işlenmesi ve bu halkın varlıklarının inkar edilmesi. Kürt sorununun PKK ortaya çıkmadan varolan ve tarihsel bir boyuta sahip bir konu olduğu noktası ise hiç unutulmamalı.
Yok sayılmayı herkesin bir kez de olsa düşünmesi şu iklimde oldukça elzem bir şey bence. Yani az biraz empati kurmak çok zor olmasa gerek. Ahmet Altan’ın yıllar önce söylediği gibi Türkler Kürdiye cumhuriyeti adı altında, varlıklarının inkar edildiği, çocuklarına Türkçe isimler vermelerinin yasaklandığı, biz Türküz dilimiz, tarihimiz var dediklerinde içeri tıkıldıkları, kendi dillerinde eğitim göremedikleri bir dünyada yaşadıklarını tahayyül etsinler ve biraz düşünsünler.
Şener Şen ve Meltem Cumbul’un başrollerini paylaştığı Gönül Yarası filmindeki “bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?” repliği ışığında; bu sorun bir insanlık sorunudur ve bu sorunun çözümünü istemek için Kürt olmaya, sosyalist olmaya hiç gerek yok, insan olmak ve vicdanlı olmak yeter.