Yüzlerce yıl boyunca insanlar kendilerini, kavimlerini, toplumlarını coğrafyalarıyla tanımladı. Diğer kavimlerle, toplumlarla aralarında coğrafi mesafeler vardı. Ve bu coğrafi mesafelerin ürettiği ilişkisizlik üzerinden birbirleri hakkında bilgisizlik hakimdi hayata.

Uzak” tanımı coğrafi mesafeyi tanımlasa da aynı zamanda diğer toplumları da tanımlıyordu. Uzaktaki o insanlar “el” idi veya “yaban”. “El” tanımlaması bilinmeyen anlamınaydı daha çok.

Uzak köylerdeki, diyarlardakilere dair bilgi söylencelerden, efsanelerden ibaretti. Uzaklardaki farklılıklar öğrenilmeye çabalanan bir şey değildi. Çünkü ilişki, bu ilişkinin getirdiği bilme, tanınma ihtiyacı da yoktu.

 

Uzak iken ilişki mesafesine geldik

Farklı olanlarla ilk mesafe aşımı “uzak” tanımının “sosyal ilişki mesafesiyle” yer değiştirmesi oldu. Coğrafyalarımızdan hep beraber taştıkça, farklı olanlarla ilişki kurma fırsatı doğuran mesafe daralması yaşandı. İlk kez farklı olanı söylencelerin, efsanelerin dışında kendi gözlerimizle görür olduk. Rahmetli anneannem ilk İstanbul’a gelişinde  bir turist görüp “a bunlar da insan!” diye hayret çığlığı atmıştı.

Sosyal ilişki mesafesinde birbirine yaklaşmış insanlar birbirini çoğaltan ilişkiler kurabildiler kimi zaman. Kimi zaman da önceki söylencelere, efsanelere dayanan yarım yamalak bilgilerin, önyargıların ürettiği temkinliliği korudular. İşte bu noktada yönetim düzeninin muktedirlerinin koyduğu kurallar belirledi her şeyi. Muktedirler, egemenler sosyal ilişki mesafelerini ya daralttılar ya da büyüttüler kendi iktidarlarını sürdürmenin aracı olarak.

Hayatın içindeki yüzlerce farklı dinamikle beraber “el” olanlar önce “dost” ve “düşman” olarak ayrıştırılmaya başlandı insan zihninde. Dost olanla sosyal ilişkiler geliştirilirken, düşman olarak tanımlananla mesafeler hep korunmaya çalışıldı.

 

Yerçekimsiz ve mekansız hayat

Fakat hayatın ritmi değişti. Kamyonlar, otobüsler derken uçaklar, hızlı trenlerle uzaklar yakın oldu. Televizyonlar, cep telefonları, internet derken yerçekimsiz ve mekansız bir hayat başladı. Daha da önemlisi yalnızca bu ülkede yaşayan yarıya yakın insan doğduğu coğrafyalardan çıkıp başka coğrafyalara göç etti.

Hayatımızda ne gerçek ne göz mesafesi kaldı. Bir anda “el”, “düşman” bildiklerimiz, önyargılarla, eksik bilgilerle tanımladıklarımız, kasabamızda, mahallemizde, sokağımızda, apartmanımızda, okulda, işyerinde yanı başımızda bitiverdiler.

 

İlişki mesafesi selam mesafesine dönüştü

Sosyal ilişki mesafesi de yok oldu. Artık el olanlar “selam mesafemize” gelmiş ve hatta hanemizin kapısını çalıyorlardı.

Kendimize güvendiğimiz ve muktedirlerin izin verdiği ölçüde onları, aslında birbirimizi tanımaya çalıştık. Ya da önceki söylencelere, muktedirlerin bize öğrettiği ezberlere sadık kalarak, selam mesafesinde olsalar bile onları bizden ayrı tanımlamaya ve ayrı tutmaya devam ettik zihnimizde ve gönül dünyamızda.

Geçen hafta bana mektup yazan bir Kürt kadını, ilkokulda diğer arkadaşlarına kuyruğunun olmadığını göstermek zorunda bırakıldığını yazıyordu. Çevrenizdeki bir Alevi’ye sorun, yanlış, kasıtlı bilgi ve önyargılarla nelere maruz bırakıldığını anlatsın size.    

 

El olan öteki oldu

“Öteki” tanımı işte bu noktada ortaya çıktı. Selam mesafemizde olan ama içimize almak istemediğimiz ve hatta selamlaşmak istemediklerimizi tanımlamak ihtiyacından. Her zaman olduğu gibi hayat öteki kavramını çoğalttı bir yandan. Öteki kavramı hayatı biçimledi öte yandan. Her gün bir başkasını ötekileştirerek devam ediyoruz hayata.

Ötekileştirme yalnızca düşmanlık üretmiyor. Hayatımızı eksiltiyor aynı zamanda da. Yalnızlaşıyoruz. Önce kendimizi güvende hissetmek için “bizimkilere” sığınıyoruz. Giderek tüm hayat bizimkilerden ibaret hale geliyor. Ve bir gün fark edeceğiz ki masallarımız, bilmecelerimiz, türkülerimiz, yemeklerimiz de eksilmeye başlamış.

 

Ötekileştirmek yalnızlaşmaktır

Zihnen “biz” tanımının dışına çıkardıklarımız gerçekten hayatlarımızı eksilterek, kendi masallarını, bilmecelerini, türkülerini, yemeklerini de alıp gitmişler. Onlar da azalarak, küçülerek, yalnızlaşarak.

Sonra bir gün fark edeceğiz ki hayatımız “öteki” üzerinden şekillenmeye başlamış. O andan itibaren “biz” içinden ötekiler yaratmaya başlamışız artık. Cinsiyeti farklı olanlar, cinsel tercihi farklı olanlar, yaşı küçük olanlar, doğayı sevenler, hayvanı sevenler. Liste uzayıp gidiyor.

Ve bir gün gelecek, göreceğiz ki öteki olarak kendi sol yanımızı, sağ elimizi görmeye başlamışız.

O gün soracağız belki kendimize, nerede hata yaptık diye. Umarım bu soruyu sorduğumuz an cevabı da verebileceğiz hemen: Coğrafi mesafe olarak “uzak” yok olurken gönül mesafesinde “uzak” tanımlamaya, “el” gördüklerimizi “öteki” olarak da görmeye başladığımız gün.