Taştekin, Türkiye'nin Libya politikasını yazdı: Bataklık seferi ve asık suratlar

Erdoğan, Trablus’taki İslamcı cepheyi zafere taşıyacak seçenekleri zorlarken Putin uluslararası arenaya “Libyalılar arası diyalog” önerisiyle çıkıyor

Taştekin, Türkiye'nin Libya politikasını yazdı: Bataklık seferi ve asık suratlar

Gazeteci Fehim Taştekin, Türkiye’nin Libya politikasını ve olası bir askeri müdahalenin doğurabileceği sonuçları değerlendirdi.

Taştekin, “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Libya’da savaşan bir tarafla anlaşmalar yapıp bu ülkeye asker gönderme planıyla hasım cepheyi büyütüyor. Üstelik tarafsız kalan bölge devletlerini de tedirgin ediyor. Köpürtülmüş tehditlerle “Yeni Sevr” algısı yaratıp bunu bertaraf ettiklerine dair kıymeti kendinden menkul bir oyunun devamını getirmeye çalışıyor. İşleri hiç de kolay değil” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin Libya konusunda Rusya’yı ikna edemediğini ifade eden Taştekin, Suriye tecrübesi Libya’da da tekrarlanabilir” dedi ve Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov’un, “Üçüncü ülkelerin müdahalesi krizin çözümüne katkı sunmaz” açıklamasını anımsattı.

Taştekin, “Muhtemelen Moskova ile müzakereler kadar Erdoğan’ın çevre ülkeleri yoklamasından çıkacak sonuçlar tezkerenin ciddiyetini tayin edecek. Tunus örneğinde görüldüğü üzere çevresel koşullar Türkiye’nin askeri müdahalesinden yana değil” ifadelerini kullandı.

Fehim Taştekin’in Gazete Duvar’da” Bataklık seferi ve asık suratlar” başlığı ile  yayınlanan yazısı şu şekilde:

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Libya’da savaşan bir tarafla anlaşmalar yapıp bu ülkeye asker gönderme planıyla hasım cepheyi büyütüyor. Üstelik tarafsız kalan bölge devletlerini de tedirgin ediyor. Köpürtülmüş tehditlerle “Yeni Sevr” algısı yaratıp bunu bertaraf ettiklerine dair kıymeti kendinden menkul bir oyunun devamını getirmeye çalışıyor. İşleri hiç de kolay değil.

Kolay olmadığından Suriye’den sonra Libya’da da karşı karşıya kaldıkları Rusya’nın kapısını çalmaları çok zaman almadı. Erdoğan, Rusya lideri Vladimir Putin’in Halife Hafter’e destek veren pozisyonunu değiştirmesini umarak 23 Aralık’ta Moskova’ya bir heyet gönderdi. Moskova’da müzakerelerin nasıl gittiğine dair Türk tarafından ses çıkmıyor.

Tek açıklama Rusya Dışişleri’nden:

“Taraflar Libya krizinin hızlı çözümüne yönelik temasların sürdürülmesi konusunda mutabakata varmıştır.” Bunun “Anlaşma sağlandı” diye sunulması basit bir aldatmaca. Aradan üç gün geçtikten sonra Rusya pozisyonuna biraz daha dem kattı. Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, “Üçüncü ülkelerin müdahalesi krizin çözümüne katkı sunmaz” dedi.

Rusya, Hafter’in kazanmasını kolaylaştıracak şekilde özel harp şirketi Wagner Grubu’nu devreye sokarken Trablus’taki hükümeti de göz ardı etmiyor. Mesela Gazprom’un ortak olduğu Almanya merkezli Wintershall, Sirte’de petrol arama operasyonu yürütüyor.

Burası Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin kontrolünde.

Tatneft de her iki tarafın da rızasını gerektiren Gadamis’te çalışıyor. Meşru hükümetleri muhatap almak Rusya’nın klasik devlet politikası ama yumurtalarını tek bir sepete koymuyor.

 Yani Putin, Erdoğan’dan farklı olarak Libya’nın yarınında kim olursa olsun elinde kapıları açacak bir anahtara sahip.

Putin, Erdoğan’ın tek taraflı oyununa neden payanda olsun? Bu iyiliği ancak Rus stratejisinin önünü açacaksa yapar. Muhtemelen Rus lider, Erdoğan’ın Doğu Akdeniz bağlantılı Libya hamlesini avantaja çevirmenin yollarına bakacaktır. Her şeyden önce Rus enerji piyasasına rakip bir havzada Türkiye’nin işleri zora sokması, Moskova’nın elini oynatmadan elde ettiği bir sonuçtur. Libya’da ise eğer Erdoğan İslamcılar üzerinde nüfuz sahibi olacaksa Putin bu etkiyi farklı bir şekilde kullanmak isteyecektir. Suriye’de İslamcı güçlerle Erdoğan üzerinden konuşup Rus stratejisinin önünü açtı. Suriye tecrübesi Libya’da da tekrarlanabilir. Nitekim sözcü Peskov, açıklamasının devamında, beklentiyi şöyle dillendirdi:

“Üçüncü ülkelerin taraflara çözüm konusunda yardımcı olma girişimleri memnuniyetle karşılanır.”

Erdoğan, Trablus’taki İslamcı cepheyi zafere taşıyacak seçenekleri zorlarken Putin uluslararası arenaya “Libyalılar arası diyalog” önerisiyle çıkıyor. Bu yaklaşım Rusya’nın ‘arabuluculuk’ potansiyelini artırıyor. Putin hem bu role gölge düşürmemek hem de BM ambargosunu delen ülke durumuna düşmemek için Wagner’i sahiplenmiyor.

Şimdi Almanlar Berlin’de bir Libya masası kurmaya çalışıyor. Putin bu masayı önemsiyor. Erdoğan’a da, “Gel sözünü bu masada söyle” der gibiler. Ancak o masada yalnız kalma ihtimali yüksek. Türk heyeti Kasım 2018’de Palermo’daki konferansı terk etmek durumunda kalmıştı. Konferansa, Ankara ile aynı tarafa oynayan İtalyanlar ev sahipliği yaptığı halde Türkiye açığa düşürülmüştü. Öyle anlaşılıyor ki Erdoğan, Berlin konferansına müttefik kazanarak gitmek istiyor. Bunun için önce 25 Aralık’ta Tunus yoklandı. Basın bültenlerine “Habersiz ziyaret” diye düştü. Haberli olsaydı, Erdoğan’a “Gelme” diyecekler az olmayacaktı. Müslüman Kardeşler’in (El Nahda) iktidardaki ağırlığı Tunus siyasetini Erdoğan için kolay kılmadı.

Erdoğan, çiçeği burnundaki Cumhurbaşkanı Kays Said’in yabancı devlet başkanı olarak ilk konuğuydu. Konuk Arap dünyası için ‘ayrıştırıcı’, konu da ‘dikenli’ olunca Said epey kasıldı. İkili fotoğrafta yüzü asıktı. Ortak basın toplantısında Erdoğan, Libya’daki durumun komşuları da tehdit ettiğinden bahsederken ev sahibi ikili ekonomik ilişkileri öne çıkardı.

Said’in suskun kaldığı hususta siyasi partiler sesini yükseltti. Tunus Projesi, Afak Tunus, Halk Hareketi, İşçi Partisi ve Özgür Anayasa gibi siyasi partiler ziyaretten duydukları rahatsızlığı gizlemedi. Partiler farklı tonlarda Erdoğan’ın Tunus’u kendi eksenine taşıma çabasını reddeden açıklamalar yaptı. Verdikleri mesajlar özetle şuydu:

– Tunus eksenlerden birinde yer alamaz. Tunus tarafsız kalmalıdır.

– Tunus, Türk müdahalesi için bir sıçrama tahtası, askeri üs ya da istihbarat arenasına dönüştürülemez.

– Cumhurbaşkanı ziyaret konusunda şeffaf olmalıydı.

Tunus, 500 kilometrelik sınır komşusu Libya’daki istikrarsızlıktan ziyadesiyle etkileniyor. Yine de müdahaleci bir çizgiye savrulmak istemiyor.

Erdoğan, Tunus’tayken Libya’da çatışan taraflar iki ayrı uçakla Kartaca Havaalanı’na indi. Bu trafik Tunus’un tüm taraflarla diyalogu öncelediğini gösteriyordu.

Erdoğan’ın Tunus ziyaretinden heyecana kapılan Trablus’taki hükümetin ‘İhvancı’ İçişleri Bakanı Fethi Başağa Libya, Tunus, Türkiye ve Cezayir’in ittifak kuracağını öne sürdü. Kuşkusuz Libya’daki Müslüman Kardeşler’in Erdoğan’dan beklentisi bu. İslamcılar için Türkiye’den daha kullanışlı bir kalkan bulunamaz.

Tunuslu siyasi partilerden gelen eleştiriler ve Başağa’nın ittifak iddiası üzerine Tunus Cumhurbaşkanlığı herhangi bir eksenle birlikte olmayı reddettiklerini açıkladı. Hatta Erdoğan’ın yakın dostu El Nahda’nın lideri Raşid el Gannuşi, Meclis Başkanı sıfatıyla, “Tunus, Libya’daki savaşın bir tarafı değildir. Tunus Libya’da barışı arayan iyi bir arabulucudur” dedi. Erdoğan’ın Gannuşi ile görüştüğüne dair bilgi de geçilmedi. Gizlice buluşmadılarsa bu da bir ilk. El Nahda sayesinde Tunus’ta işlerin daha kolay olması beklenirdi. Fakat El Nahda da iç dengeleri gözetmek zorunda.

Erdoğan ziyareti sırasında Tunus, Cezayir ve Katar’ın da Berlin’de masada olmasının çok önemli olduğunu vurguladı.

Hesap o ki Erdoğan’ın Almanya, Britanya ve Rusya nezdindeki girişimleri sayesinde bu üç ülke masaya oturursa Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fransa’dan oluşan karşı blok dengelenmiş olacaktır. Fakat Tunus’taki ‘asık surat’ Cezayir için de geçerli.

Cezayir Dışişleri, Libya’ya dış müdahaleye karşı bir duruş sergiledi. Cezayir’de devlet başkanı seçilen Abdulmecid Tebbun’un ilk mesajı, “Libya’da istikrar için elimizden geleni yapacağız ve terörle mücadeleye desteğimiz sürecek” şeklindeydi. Hafter destekçilerinin ‘terörle mücadele’ söylemiyle Türkiye ve Katar’ı hedef aldıklarını hatırlatalım. Libya’nın komşusu olmayan Katar zaten Türkiye’nin yürüttüğü vekâlet savaşının yegâne ortağı. Katar-Türkiye ekseni bölgede artan oranda tecritle karşı karşıya. Bu eksenin üçüncü ayağı Sudan’dı. O da Beşir rejiminin devrilmesiyle çöktü.

Suriye’de olduğu gibi Libya siyaseti de yalanlarla örülüyor. Erdoğan çıktığı her platformda hasım cepheye karşı ‘meşruiyet’ kartını öne sürüyor.

BM’de koltuğunu koruyan, hatta Türkiye’deki diplomatik temsilciliğini açık tutan Suriye yönetiminin meşruiyetini reddedip muhaliflere Gaziantep’te alternatif hükümet kurdurtan bir lider bunu yapıyor. Libya’ya sıra geldiğinde, “BM’nin tanıdığı hükümet” diye tutturuyor.

Bu hükümetin hukuki ederini defalarca yazdık. BM’nin silah ambargosunu delerken de karşı tarafın ihmallerini emsal alıyor, “Ambargo hükümeti kapsamaz” diyor. Bu yorumun geçerliliği yok. Türkiye dışında silah desteğini açık eden de yok.

Yine Suriye savaşı için Türkiye’yi ‘küresel cihatçı otobanına’ çevirmiş olan Erdoğan soruyor: “Sormak lazım, Libya’da bulunan, 5 bini Sudan’dan, 2 bini Rusya’dan (Wagner) gelenlerin orada ne işleri var?”

Bu tür soruların gölgesinde Erdoğan’ın başdanışmanı ve SADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi’den Türkiye’nin de kendi özel savaş şirketini kurup devreye sokması önerisi geliyor. Dahası Suriyeli muhalifler arasında, “Libya’ya 2 bin dolara savaşçı götürülecek” mesajı dolaşıma sokuluyor.

Halihazırda Türkiye, diğerleri kadar vekalet savaşına batmış durumda. Yüzlerce savaşçı Türkiye’de tedavi gördü; Mersin’den demir alan silah yüklü gemilerin haddi hesabı yok. Erdoğan’ın kendisiyle aynı ‘suçu’ işleyenleri sorgulayarak anlayış bulması mümkün değil. Yine de tezkere gündemde.

Muhtemelen Moskova ile müzakereler kadar Erdoğan’ın çevre ülkeleri yoklamasından çıkacak sonuçlar tezkerenin ciddiyetini tayin edecek. Tunus örneğinde görüldüğü üzere çevresel koşullar Türkiye’nin askeri müdahalesinden yana değil. Bu tür bir adım Mısır başta olmak üzere Hafter’i destekleyen devletlerin de savaşı kızıştırmasını tetikleyebilir. Erdoğan, Suriye’den Libya’ya militan taşırsa ya da Türk askerini konuşlandırırsa hasımları da Afrika’dan daha fazla milisi sahaya sürecektir. Sonsuz bir tırmanış.

Yazının tamamı burada.

Güncelleme Tarihi: 27 Aralık 2019, 15:53

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER