'Esas devlet Bahçeli ağzından Erdoğan'a 'dediklerimizi yap' diyor'

Yörük, MHP’nin zaman zaman AKP’ye esas patronun kim olduğunu hatırlattığını söyledi

'Esas devlet Bahçeli ağzından Erdoğan'a 'dediklerimizi yap' diyor'

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük, AKP ve MHP ittifakına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bahçeli, Erdoğan’a “Sen değiştirilemeyecek bir şahıs değilsin, esas iktidar biziz” diyor. Bunun da sebebi Erdoğan’ın aşırı popülist politikaya yönelmiş olması. Aşırı popülist derken şunu kastediyorum; tamamen şahsi söylemleri, vaatleri ve şahsi ilişkileriyle iktidarda kalabileceği, örgütünün çözüldüğü bir konuma gelmiş olması.

Yörük, “Şu anda belli ki bu esas devlet, Devlet Bahçeli ağzından konuşuyor ve Erdoğan’a diyor ki, ‘Bizim dediklerimizi yap, yoksa yerine başka adam buluruz!’ iddiasında bulundu.

Siyaset Bilimci Dr. Zafer Yörük, Evrensel gazetesinden Serpil İlgün’ün sorularını yanıtladı.

AKP-MHP arasındaki tartışmaları nasıl izlediğinizle başlayalım. ‘Cumhur ittifakı çatırdıyor’, ‘ittifakta kriz’ şeklinde yorumlanan atışmaların, restleşmelerin kaynağında ne var?

Bir nevi kayıkçı kavgası gibi AKP ile MHP arasındaki atışma. Bir pazarlık var gibi gözüküyor. Ama esas olarak şunu gösteriyor; bildiğimiz kadarıyla MHP şimdiki AKP’nin, yani AKP olmaktan çıkıp bir Erdoğan partisi haline gelmiş olan yeni AKP’nin tek müttefiki değil. Onun esas devlet içindeki müttefiklerinin temsilcisi.

Somutlaşması için; MHP’nin temsil ettiği esas devletin aktörleri kimler? Söylendiği gibi Ergenekon, Balyoz soruşturmalarında tutuklanan ama sonra serbest bırakılıp rütbeleri iade edilerek göreve döndürülenler mi?

Ergenekon ve Balyoz’da falan alınan generaller, albaylar, üst rütbeli subaylar vs o kadar derin devlet değildi bence. Bildiğimiz asker bürokrasisiydi. Esas işbirliği yapılan kesim Mehmet Ağar isminde temsil edilen, işte Veli Küçük adıyla bildiğimiz isimler. Bunlar ilk akla gelenler ama esas olarak, resmi statüsü tam belli olmayan, olsa bile aynı zamanda başka bir statüye de sahip olan ve işte o 2005-2006-2007 tarihlerinde soruşturulan, aynı zamanda 90’ların kirli savaşının failleri olan kişilerle ve bu kişilerin etki alanındakilerle bugün ittifak yapılıyor AKP yönetimi tarafından.

Mehmet Ağar’ın oğluna milletvekili olarak yer açılması da bunun göstergelerinden biri mi?

Hiç kuşku yok. Bizdeki derin devlet o kadar derin değil. Yani şöyle olsaydı, demokratik bir ülkede yaşıyor olsak ve devlet bazı bizden habersiz işler çeviriyor olsa o zaman bizim bilmediğimiz bir derin devlet olabilirdi bu memlekette. Ama kim oldukları hemen hemen belli olan birtakım şahıslar. Dediğim gibi hem resmi statüsü olan veya resmi statüsü hiç olmayan ama gayri resmi olarak devlet nezdinde bir statüsü olduğu belli olan birtakım şahıslardan ibaret bir güruh bunlar. Sayıca çok olmasalar da etki alanları geniş. Politik temsilcileri de MHP başta olmak üzere bütün partiler. CHP’nin bir kanadı bunların siyasi temsilcisi olarak çalışıyor, İYİ Parti’nin ha keza, yine AKP’nin bayağı bir kanadı bu esas devletin siyasi temsilcisi olarak görev yapmakta.

Başa dönersek; şu anda belli ki bu esas devlet, Devlet Bahçeli ağzından konuşuyor ve Erdoğan’a diyor ki, “Bizim dediklerimizi yap, yoksa yerine başka adam buluruz!”

Bahçeli’nin, “Yerel seçimlerdeki başarısızlık başkanlık sistemini tartışmaya açar… Hemen o gece ‘Recep Tayyip Erdoğan istifa etsin’ demeye başlarlar” sözleri; yine MHP kurmaylarından Celal Adan’ın, Ömer Çelik ve Numan Kurtulmuş’a verdiği “Cumhur İttifakı’nı klasik siyaset tarifleriyle tarif edenlerin ittifakın ruhunu kavrayamadıklarını görüyoruz” açıklaması sözünü ettiğiniz mesajı içeren sözler olarak okunabilir mi? Adan’ın klasik siyaset tarifi ile kastettiği şey ne?

Öncelikle, orada Ömer Çelik’e atıf yapması önemli. Çünkü Ömer Çelik klasik siyaset terimleriyle davranmıyor. Tabii ki bu düşünceler Ömer Çelik’in değil. Ömer Çelik, Carl Schmitt okuyor, bu çok bariz. Carl Schmitt’in teorisiyle yönetiliyoruz bugün. Schmitt, 1930’ların siyaset bilimcisi ve hukuk profesörü, bir dönem Nazilerin yüksek mahkeme başkanı oluyor vs. Ömer Çelik’in Schmitt okuduğundan neden emin oluyorum? Schmitt’in öne çıkan teorilerinden bir tanesi istisnanın kural haline gelmesi. Daha doğrusu istisnanın ne olduğuna başkanın karar verme yetkisi olması gerektiği. Kanunlar haricinde kanun çıkarma yetkisine sahip bir başkan olması gerekiyor, yoksa ülkede çok başlılık olur, böyle bir figür olmadıkça ülke yönetilemez şeklinde özetlenebilecek bir teori geliştiriyor. İşte başkanlık sistemi diye bize sunulan aslında bu. O nedenle MHP’li Adan saçmalamış, çünkü bugün yeni siyaset zeminini bu oluşturuyor ve bu zemin üzerinden konuşuyor.

Yani kendisi de Ömer Çelik’in oluşturduğu siyaset zemini üzerinde konuşuyor. “Anlamıyorlar” demesini polemik sözü olarak düşündüm. Ama tabii altında söylediğim tehdit de olabilir. “Yeni siyaset artık klasik siyaset şeklinde gitmeyecek, artık biz söz sahibiyiz ve bizim dediklerimizle doğru düzgün pazarlık edilmez kafadan reddedilirse AKP kendi kendine ilerleyemez” diyor sanıyorum.

24 Haziran’da AKP’nin 1 milyona yakın oy kaybettiğini anımsarsak, ‘Bahçeli ve Adan, Erdoğan’a yerel seçim mecburiyetini de hatırlatıyor’ denilebilir mi?

Tabii ki. Ben 7 Haziran 2015’ten beri bu ülkede seçim yapılmadığını düşünüyorum. Yani belki en son biraz eli yüzü düzgün seçim 1 Kasım’dı. Bir sürü terör eylemleri, bombalamalar, Kürt kentlerine, kasabalarına operasyonlar vs koşullarında yapılmış bile olsa sonuçlarına güvenebileceğimiz en son seçim oydu. Ondan sonra yapılan referandum ve genel seçim sonuçlarına güvenmiyorum şahsen. Artık seçimlerin bir ritüele indirgenmiş olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bahçeli, Erdoğan’a “Sen değiştirilemeyecek bir şahıs değilsin, esas iktidar biziz” diyor. Bunun da sebebi Erdoğan’ın aşırı popülist politikaya yönelmiş olması. Aşırı popülist derken şunu kastediyorum; tamamen şahsi söylemleri, vaatleri ve şahsi ilişkileriyle iktidarda kalabileceği, örgütünün çözüldüğü bir konuma gelmiş olması.

AKP-MHP arasındaki tartışmanın bir diğer ayağını da af meselesi oluşturuyor. Erdoğan yakın zamana kadar ‘gündemimizde yok’ demiş, ancak Bahçeli geri adım atmamıştı. Yaptığınız esas devlet analizinde af meselesi nerede duruyor? Af hangi pazarlığın bir parçası?

Esas devlet dediğimiz şeyin bir kanadı mafyadır her zaman. Bugün Çakıcı şahsiyetinde cisimleşen esas devlet içerde, onun (o kesimin) çıkması gerekiyor! Pazarlığın bir tarafı bu.

Erdoğan ‘af gündemimizde yok’ derken, buna direnmeye mi çalıştı?

Orada kelimenin dar anlamıyla bir hegemonya savaşı var. Esas patronun kim olduğunu göstermek gerekiyor. Erdoğan’ın bu konuda bir sorunu olmasa bile buna itiraz edecekti. Çünkü “Bütün öneriler MHP kanadından geliyor ve biz kabul etmek zorunda kalıyoruz -referandum ve erken seçim de öyle olmuştu- o yüzden zor duruma düşüyoruz. Bundan sonra kararları ben vereceğim” itirazını geliştirdi. Orada da MHP tarafı esas patronun kim olduğunu bir kez daha vurgulama ihtiyacı hissetmiş gibi gözüküyor. Bir de Erdoğan’ın kanatları altında yükselen Sedat Peker mafyası ile Çakıcı mafyası arasında bir sürtüşme/çatışma söz konusu. Aralarındaki çatışmanın siyasete yansıması da olabilir ama bunun belirleyici bir faktör olduğunu düşünmüyorum.

Bahçeli’nin Çakıcı ziyareti, Çakıcı için sarf edilen sözler, diğer yandan Peker’in Saray davetlerine katılması… Bu ilişkilerin alenileşip, yaşadığımız dönemin bir başka ‘normal’i haline gelmesi için ne söylersiniz?

İşte istisnanın kural haline gelmesi! “Yöneticiye olağanüstü yetkiler verirsen ve o olağanüstü yetkilerin kullanmasından sorumlu tutmazsan, o olağanüstü hal normal hal haline gelir.” Bugün yaşadığımız da o değil mi? FETÖ darbe yapıyor diye OHAL ilan edildi, FETÖ artık darbe yapmıyor ama olağanüstü halin koşullarının devam ettiğini görüyoruz. Mafyaların böyle ortalıkta dolaşması, hatta Peker’in Erdoğan’ın sözcüsü gibi konuşması, “Kanlarında duş alacağım” filan gibi sözler edebilmesi… Bunlar tabii insanı hayrete düşüren şeyler ama öte yandan -hep bunu söylüyorum- biz aslında yüz yıldır böyle yönetiliyoruz, sadece bazen bir perde çekiliyor, o perdenin arkasında bu işler yürütülüyor. Şimdi o perdenin kalkması, devletin bir nevi striptiz yapması aslında iyi oldu. Artık her şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor!

Bahçeli’nin dillendirdiği yerel seçim stratejisinin ayaklarından birini bölgede kayyımla yönetilen belediyelerin alınması oluşturuyor. Bazı yorumcular Cumhur İttifakı’nın (özellikle MHP’nin) 24 Haziran’da bölgede aldığı oylara bakarak bunun kimi il ve ilçelerde mümkün olduğunu söylüyor. Siz bu mümkün olma hali için ne söylersiniz?

CHP’nin elinde 24 Haziran sonuçlarıyla ilgili bir rapor var. İçeriğine dair birkaç bir şey söylendi ama bu rapor kamuoyuna açıklanmadı. O raporda ne yazdığını tahmin edebiliyorum. Çünkü özellikle Doğu Güneydoğu’dan MHP’nin bayağı yüksek oy almış olması ciddi bir seçim hilesi olduğunu gösteriyor. Zaten çok ciddi bir baskı vardı sandıklar üzerinde, o baskı içerisinde belli ki bir sürü sahte oy atıldı. O sayede MHP bu kadar oy alabildi. Böyle bir şey daha önce olmamıştı. Tamam, korucu aşiretleri, özel timler, polisler şunlar bunlar üzerinden alınan bir oy vardı ama o oy oranı belliydi, ne oldu da 24 Haziran’da birden bire Kürtler MHP’li olmaya karar verdiler?

AKP’li olduklarında şöyle analizler yapabiliriz, “Kürtler dindar zaten, HDP’den ve PKK’den düş kırıklığına uğradılar, dolayısıyla AKP’nin yeniden bir çözüm üretebileceğini düşündüler; ayrıca iş güç için iktidarla iyi geçinmesi gerekiyor; orta-üst sınıf, hatta daha zengin Kürtler ve Kürt aşiretleri ortak kararla AKP’ye oy atmaya karar verdiler” diye düşünebiliriz, ki 1 Kasım seçimlerinde buna benzer bir şeyin yaşandığını görüyoruz. Tamam, ama bunlar nasıl oldu da Türk milliyetçisi oldu? Ya da MHP mi Kürt milliyetçisi oldu?! O nedenle çok saçma. Dolayısıyla Bahçeli, “Kayyumların olduğu yerde AKP ile beraber belediyeleri alacağız” diyorsa, bunun tek anlamı vardır, “Biz 24 Haziran seçimlerinde yaptığımız hile hurdayı tekrar edeceğiz.” Bu söylediklerim yanlış olabilir, ama bunun yanlış olduğunu göstermek için birinin çıkıp şu CHP’nin elindeki raporu kamuoyuna göstermesi gerekiyor.

Yerel seçim, Meclis içi muhalefetin de esas gündemi haline gelmiş görünüyor. Ancak, 24 Haziran sürecinde onca propagandası yapılan ‘seçimler demokratik, eşit, adil koşullarda yapılmıyor’ vurgusunun muhalefetin tutumunda yer bulmuyor olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Muhalefeti ikiye ayırmak gerekiyor. HDP’ye ve daha marjinal olarak sola bu konuda söyleyebilecek şeyimiz yok. Onların yapabileceği tek şey seçimlere katılıp en iyi sonucu elde etmeye çalışmaktır. Ama mesela CHP’nin bu gidişatın ortağı olduğunu düşünmeye başladım. Zaten o nedenle “CHP’nin önemli bir kesimi esas devletin temsilcisi olarak çalışıyor” diyorum.

Eski Musul Konsolosu Öztürk Yılmaz gibi adamlar, o esas devletin siyasi temsilcileri olarak CHP içinde oldukça belirleyici mevkilerde görev yapmakta. 16 Nisan referandum sonuçlarına itiraz edilmemesinden 24 Haziran akşamı yaşanan rezaletlere kadar, bundan sonra da aynı tutuma devam edeceğini, CHP’den başka da bir şey beklemememiz gerektiğini düşünüyorum. Tabii, çeşitli lafı güzaf yapacaklardır, yine “Demokratik olmayan şartlarda seçim yapılıyor” filan diyeceklerdir ama bu çok büyük dönüşüm yaşayan, yani mafyalaşan ve esas devletin tamamen hakim olduğu siyasi iktidarı meşrulaştırma göreviyle donanmış bulunuyorlar. Karar anlarında, örneğin Kürt hareketiyle devlet arasında bir tartışmadaki karar anında her zaman devletin tarafını tutacaktır. Seçimlerden önce bir Kürt açılımı yapacaktır. Ki 24 Haziran’da gördük, onu İYİ Parti de, MHP de yaptı, AKP zaten yapıp duruyor yalandan. Ama seçimden sonra tekrar aslına dönecektir. Ve asla HDP ile işbirliği olmayacaktır.

İktidar bloğunun ‘HDP ile yan yana gelen Türk ve Türkiye düşmanıdır’ düsturunu reddetmeyen CHP’nin, örneğin İstanbul’u alma iddiasını gerçekleştirebilmesi için HDP desteğine ihtiyacı var. HDP’nin siyaset dışına itilmesine ses çıkarmayan CHP, HDP tabanından bu desteği alabilir mi?

HDP özellikle İstanbul’da aday göstermeyerek, bir çeşit zımni ittifaka razı olabilir. Ama seçimden sonra bunun herhangi bir demokratik sonucu olacağını düşünmüyorum. Yine aynı tas aynı hamam devam edecektir.

Olay ve olguları farklı gösterme, gerçekleri reddetme, gizleme meselesi son dönemde daha bir sıklaşıp, yoğunlaştığından söyleşilerimizin sabit sorularından biri haline gelen şu soruyu size de yöneltelim: nasıl oluyor da bu kadar kolay yalan söyleniyor ve yalan ortaya çıktığında bir şey olmuyor?

Goebels, “yalan ne kadar büyük olursa inanan da o kadar fazla olur” demişti. Ve, “ne kadar çok yalan söylersen halkı o kadar çok inandırırsın” gibi veciz sözleri var. Bu deneniyor ve başarılı oluyor diye düşünüyorum. Hep şu denir ya, “ekonomik kriz devrimi getirir!” Evet getirir ama bunun koşullarının ekonomik kriz gelmeden önce oluşmuş olması, siyaseti bir dönüşüm olarak düşünen bir siyasi özne olması gerekir. Bizdeki belli başlı siyasi öznelere baktığımızda HDP fena halde kriminalleştirildiği gibi vatandaş algısında “Kürtlerin partisi”ne yeniden itilmiş durumda. HDP dışında tek kitlesel muhalif parti CHP görünüyor. Ama onun da hali belli. AKP’nin ve esas devletin yarattığı rüzgarla gelişen dalgaya karşı durmak değil, onun üstüne bir sörf alıp çıkarak, “biz de acaba bu rüzgardan faydalanabilir miyiz” halinde olan böyle bir CHP varken, yalanın ortaya çıkması ama bir şey olmaması çok anlaşılır değil mi?!

 “Sermaye, yönetici sınıflar hem ekonomik krizin karşılanması, hem de havalimanı işçilerinin eyleminde olduğu gibi, bunun yol açacağı direnişleri bastırmak için yapılması gerekenler konusunda uzlaştı. Ama bu uzlaşıya rağmen Erdoğan’ın rıza üretmesi düne göre daha zor!” Katılır mısınız?

Toplumun daha fazla birbirine düşmemesi, ekonominin küçülerek de olsa devam edebilmesi için rıza oluşturulması gerekiyor ama gerekmediği şeyler de var. Erdoğan uzun yıllardır zaten hep kutuplaştırmayla, hep çatışmayla giden, bunlardan beslenen biri. Burada yine Carl Schmitt’in teorisine geleceğim, “biz ve onlar!” Sürekli biz ve onlar cephesini yaratması gerekiyor, bunun üzerinden oy ve rıza topluyor Erdoğan. Havaalanı işçilerinin birkaç saatlik iş bırakma eylemini işçilerin hiçbir sorunu yokmuş gibi, dış mihrakların komplosu haline getirmesi tipiktir. Veya her türlü muhalif çıkışa ya FETÖ’cü, ya da o gün hangi devlet düşman ilan edilmişse, içerideki muhalefeti hemen onun ajanı haline getirmek ve buradan “biz”i yeniden kurmak yine çok tipiktir. Bu, ekonomik sıkıntı nedeniyle şu günlerde daralıyor olabilir ama iktidar daraldığı her noktada hemen bir düşman yaratıp kitleyi sürekli mobilize etme becerisine sahip. Yani bu zamana kadar Erdoğan şapkasından hep tavşan çıkarmayı başardı.

Bu kez de çıkaracak mı, yoksa içinde bulunduğu kriz derinleşecek mi?

Bir kehanette bulunmak yanlış olur, ancak şunu söylemek mümkün; bu yapacağı anlaşmalara bağlı. Ben Çin tavşanını bekliyordum dolar krizinde. Henüz o tavşan çıkmadı şapkadan ama bir Çin tavşanını bekliyorum. Sıkıntıların aşılacağı başka projelerinin olduğunu düşünüyorum. Korkut Borotav, Mustafa Sönmez gibi sözüne güvendiğimiz ekonomistler IMF’ye gitmenin kaçınılmaz olduğunu söylediler ama bu olmayabilir, başka ittifaklar oluşturulabilir. Diğer yandan bunlar Erdoğan’ın içinde bulunduğu krizi tabii ki derinleşecektir, çünkü ekonomik kriz ne kadar şapkada tavşan olsa da, siyasi olarak güçsüzleşmeyi beraberinde getirecektir. Bu güçsüzleşme bence, esas devletin etkisinin daha da artması anlamına gelecektir.

Onların bir takım militarist ve şovenist projelerinin hayata geçirilmesi söz konusu olacaktır. Çünkü Ortadoğu bunun yapılması için çok verimli bir ortam. Örneğin esas devletin devreye girmesiyle Suriye politikasının belirlendiğini düşünüyorum. Suriye ve Irak politikasında da bütün amaç şundan ibarettir: Kürtler asla devlet kuramasın. Savaşların böyle bir etkisi de var maalesef. Bir yandan yıkım yaratırken, bir yandan ekonomiyi canlandırıyor.

Söyleşinin tamamı burada.

Kaynak: Evrensel

Güncelleme Tarihi: 02 Ekim 2018, 10:58

Demokrat Haber'e Bağış Yap >>>

YORUM EKLE
YORUMLAR
Şahbender yıldız
Şahbender yıldız - 1 yıl Önce

Şer ve deccal itifakı

Yakup güven
Yakup güven - 1 yıl Önce

Bahçeli derin devletin istediklerini siyasi parti adına sözcüğüdür ne isterse yapacaklar bahçilye ellini kaptırmış mafşa

SIRADAKİ HABER