Çocukların Kayıp Geleceğinin Sembolü: Anne Frank

Tarihin en büyük katliamlarından birinin ortasında, ‘İnsanların kalplerinde iyi olduklarına inanıyorum’ diyen Anne Frank’ın hatıra defteri, savaş çocuklarının yaşadıklarını anlatan en etkili belge...

Hangi çağda, hangi milletler arasında olursa olsun ‘Savaş’; üzüntü, yıkım, göç, ölüm ve vahşettir. Dünyada, kendi ülkelerindeki savaş koşullarından dolayı başka bir ülkede güvenlik ve yeni yaşam arayan veya kendi ülkelerinden zorunlu göçe maruz kalıp yerlerinden edilen milyonlarca mülteci bulunmaktadır. Ve bu mülteci nüfusunun yarısını çocuklar oluşturmaktadır. Binlerce masum çocuğun hayalleri elinden alınmakta ve yaşamları büyüklerin savaşlarında son bulmaktadır. Oysa büyüklerin sorunlarıyla uğraşmak için daha çok küçükler…

Günümüzde, dünyanın pek çok köşesinde savaşlarda ya da savaşlardan kaçarken ölen küçücük çocukların günlük tutmaya vakitleri bile olmuyor. Ya da varsa bile ulaşılamıyor. Onları ancak sahile vurmuş cesetlerinden ya da yanmış, parçalanmış fotoğraflarından tanıyoruz. Bu anlamda, 16 yıllık yaşamının denk geldiği zamanda ve doğduğu coğrafyada, insanlık tarihinin en büyük katliamlarından birinin ortasında kalıp, “Her şeye rağmen insanların kalplerinde iyi olduklarına inanıyorum.” diyen Anne Frank’ın hatıra defteri, savaş çocuklarının yaşadıklarını anlatan en etkili belge niteliğini taşıyor.

Anne; Holokost’ta yaşamını yitiren çocuklardan biriydi

Tam adı Anneliese Marie Frank olan Anne Frank, Holokost’ta yaşamını yitiren sayıları bir milyonu aşkın Yahudi çocuktan yalnızca biridir. Holokost’ta yaşamını kaybeden çocukların kayıp geleceğinin sembolü haline gelen Anne, Otto ve Edith Frank’ın kızları olarak 12 Haziran 1929’da Almanya’nın Frankfurt kentinde dünyaya geldi. Beş yaşına kadar Frankfurt eteklerinde bir apartman dairesinde annesi, babası ve ablası Margot ile birlikte yaşayan Anne, 1933 seçimlerinde Nazilerin iktidara gelmesinin ardından ailesiyle birlikte Hollanda’nın Amsterdam kentine kaçtı. Hollanda’ya yoğun bir Yahudi göçünün olduğu 1933-1939 tarihleri arasında Almanya’dan Hollanda’ya kaçan yaklaşık 300.000 aileden biriydi Frank’lar.

İkinci sınıf insan

Amsterdam’da Anne İtalyan ekollerinden olan Montessori okulunda eğitim görürken ablası Margot ise devlet okuluna gitti. Anne, Montessori’de aldığı eğitim boyunca okuma ve yazmaya olan ilgisini keşfetti. Mayıs 1940 yılında Hitler, Hollanda’nın kontrolünü de ele geçirdi. O döneme kadar Almanya’da işleyen kurallar hemen Hollanda’ya da entegre edilmeye başlandı; çocuklar tek bir okulda eğitim görmeye başladı. Yani Frank kardeşler de eğitim gördükleri okullardan alındılar. Anne ve ablası, Hollanda’da kendileriyle aynı kaderi paylaşan çocuklarla, sadece Yahudilerin okuduğu özel bir okula gitmeye başlarlar. Okuldaki tüm öğrenciler gibi Anne ve arkadaşı Nanetta da ‘ikinci sınıf insan’ muamelesi gördüklerinin farkındadırlar. Yaşadıkları kötü günlerin üstesinden gelmeye çalışarak, birbirlerine destek oldular. Ancak içlerinden bir ses, sürekli, bir daha asla evlerine dönemeyeceklerini ve belki de öldürüleceklerini söylüyordu. Bütün sınıf gibi iki kız çocuğu da günlerini endişe içinde geçirirler.

Korkularını, umutlarını ve yaşadıklarını kaydettiği bir günlük

Alman yetkilileri ve onların Hollandalı işbirlikçileri 1942 yılının Temmuz ayında, Yahudileri Hollanda’dan Alman işgali altındaki Polonya’da bulunan ölüm merkezlerine sürmeye başladı. Bunun ardından Frank ailesi baba Otto Frank’ın Prinsengracht’taki ofis binasının arkadaşında bulunan gizli bir bölgede saklanmaya başladı. Beraberlerinde yakın dostları oldukları dört kişi daha vardır. İki yıl boyunca bu ofisin arkasındaki apartmanın çatı katında hapis hayatı yaşadılar. Bu dönemde Otto Frank’ın sekreteri Miep Gies ise ailenin dış dünya ile ilişkisini sağlayan kişi oldu. Saklandıkları süre boyunca Anne, babası Otto’nun 13. Yaş gününde ona hediye ettiği deftere, korkularını, umutlarını ve yaşadıklarını kaydettiği bir günlük tutmuştu. Anne’nin sonraları yetmişten fazla dile çevrilecek ve 30 milyondan fazla kopya satacak olan günlüğü, Frank ailesinin saklanmasına yardım eden Miep Gies tarafından saklanmıştı. Savaştan sonra ise bu günlük, pek çok dilde yayınlandı ve tüm dünyada binlerce ortaokul ve lisenin müfredatına alındı. Anne’nin günlüğünde yalnızca olan biten yazılı değildi, deneme ve kısa hikâyeler de vardı.

Westerbork geçiş kampı

4 Ağustos 1944’te ise kimliği belirsiz bir Hollandalının ihbarı üzerine, Gestapo (Alman Gizli Servisi Polisi) ailenin saklandığı yeri bularak burada yaşayanları tutukladı. Yakalandıktan bir gün sonra Huis van Bewaring’e nakledilen aile, bundan iki gün sonra ise neredeyse günde 100.000 Yahudinin gönderildiği Westerbork geçiş kampına gönderildi. Kamptaki ağır iş bölümüne gönderilmelerinin sebebi olarak da saklandıkları için ‘suçlu’ olarak değerlendirilmeleriydi. 3 Eylül 1944’e kadar Westerbork geçiş kampında beraber kalan aile, o gün babaları Otto’nun Auschwitz’e gönderilmesiyle ayrılıkların başladığını ve birbirlerini son görüşlerinin olduğunu anladı. Genç oldukları için çalışmak üzere seçildiklerinden Anne ve ablası, 1944 Ekim ayı sonlarına doğru Kuzey Almanya’daki Bergen-Belsen toplama kampına gönderildi.

17.000 mahkûm yalnızca salgın yüzünden öldü

1945’in başında Bergen-Belsen’de salgınlar baş gösterdi. Toplamda 17.000 mahkûm yalnızca salgın yüzünden öldü. Günlüğünü yazarken son günlerine kadar umudunu hiç yitirmeyen Anne, önce ihbar edilir, daha sonra gönderildiği kampta tifüse yakalanır. Auschwitz’teki şartları düşünen Anne babasının ölmüş olduğunu düşünüyordu. Ancak bu tahmini doğru çıkmadı, çünkü babası Otto Frank orada hayatta kalmayı başardı. Savaş bittikten sonra Amsterdam’a dönen Otto, ailesini bulmak için çok çaba sarf etti. Eşinin ölüm haberinden sonra kızlarının hayatta olma ihtimaline inanmak isteyen Otto’nun bu inancı da çok uzun sürmedi. Ne yazık ki Otto Frank iki kızının da, İngiliz Birliklerinin Bergen-Belsen kampına girdiği 15 Nisan 1945 yılından yalnızca birkaç hafta önce tifüs nedeniyle öldüğünü öğrendi. Anne’nin bir arkadaşına emanet ettiği günlüğünü Miep Gies Otto Frank’a verdi. Kızının günlüğünü okurken onun hiç bilmediği yönlerini öğrenen Otto, Anne’in her zaman bir yazar olmak istediğini göz önünde bulundurarak günlüğü kitap halinde yayınlatmayı düşünmeye başladı. Kitap ilk kez 1950 senesinde Almanya ve Fransa’da basıldı. Pek çok yayıncı tarafından reddedildikten sonra 1952 senesinde de İngiltere’de basıldı.

Dünyanın en çok okunan günlüklerinden bir tanesi

Avrupa dışından ise en çok ilgiyi Japonya’da gördü. İlk kopyası 100.000’den fazla sattı ve Anne Frank kısa sürede Japonya’da savaş esnasında gençliğin yıkımını gösteren bir sembol haline geldi. Kitap bugün hala dünyanın en çok okunan günlüklerinden bir tanesi. Biɾ süɾe sonɾa Fɾances Goodɾich ve Albeɾt Hackett bu kitabı tiyatɾoya uyaɾladı ve ilk kez Bɾoadway Sahneleɾinde oynandı. Daha sonra Münih Kommeɾspiele Tiyatɾosunda tek dekoɾlu biɾ tiyatɾo olaɾak Alman tiyatɾocu Chɾistia Kelleɾ taɾafından canlandıɾıldı. Anne Frank'in ailesiyle birlikte saklandığı ev bugün Amsterdam’da hala ziyaretçilere açık.

Kâğıt insanlardan daha sabırlıdır

“Hatıra defteri tutmak benim gibi biri için tuhaf bir duygu. Yalnızca daha önce hiç yazmadığımdan değil. İleride ben de dâhil hiç kimse on üç yaşında bir kızın içinden geçenlerle ilgilenmeyecekmiş gibi geliyor. Ama aslında bunun hiçbir önemi yok, ben yazmak ve daha da önemlisi kalbimden geçen bir sürü şeyi ortaya dökmek istiyorum. Ellerimi başıma dayadığım ve tembellikten dışarı mı çıksam, evde mi kalsam bilemediğim, sonuçta aynı yerde pinekleyip kaldığım hafif melankolik günlerimden birinde canım sıkıldığında ‘Kâğıt insanlardan daha sabırlıdır, sözü içime işledi. “ Anne Frank

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >