Yemin krizi’nin CHP ile ilgili faslı çözüldü. BDP ile ilgili faslı ise Abdullah Öcalan’ın cuma günü yayımlanan açıklamasına rağmen çözümün eşiğinde görünmüyor. Başından beri, CHP’nin çıkarttığı krizin anlamsızlığını vurgulamıştık. CHP’nin çıkarttığı krizi sürdürebilmesinin imkânsızlığına da. CHP’nin ‘yemin krizi’nden vazgeçmesi için ya Tayyip Erdoğan’ın CHP’nin kabul edilmesi imkânsız ve üstelik gereksiz talepleri önünde geri adım atması veya CHP’nin krizi sürdürmenin krizi bitirmekten kendisi için daha ağır maliyete yol açacağını görmesi gerekiyordu.

İkincisi oldu ve CHP, TBMM’ye geri dönüyor. Bugüne kadar geçen dönemde, bu konuda yara alan Ak Parti değil, CHP oldu. Ancak CHP’nin krizi sürdürmesi, kendisi için ‘ölümcül’ sonuçlar yaratacaktı. Şimdi, bu krizden ‘yaralı’ çıktı çıkmasına ama bu ‘yarası’yla yaşayabilir. CHP’nin TBMM’ye dönmesi, her şeye rağmen iyidir. Doğrudur.

‘Yazılı mutabakat’ arayışı

BDP’nin TBMM’ye dönmesi, en az CHP’nin dönmesi kadar önemlidir. Ancak CHP’ninkine oranla haklı nedenlerle ‘TBMM boykotu’na giren BDP, CHP’nin ‘yemin krizi’ üzerine gölgede kalmış, hatta CHP’nin yedeğine düşmüş görünüyordu.
CHP’nin TBMM’ye dönüşü, BDP’nin üzerinden CHP gölgesini kaldırarak, BDP ile Ak Parti’yi, bir başka deyişle hükümeti yüz yüze bırakıyor. Bu da bir bakıma, BDP’nin zaten katı gözüken tavrını aynen korumasına imkân veriyor.
Ne var ki, bir de ortada ‘Öcalan iradesi’ söz konusu. BDP, Öcalan’ı adeta ‘takmayarak’ TBMM boykotunu sürdürebilir mi? Önce, Öcalan’ın neler dediğini hatırlamak gerekiyor. Fırat Haber Ajansı’nın 9 Temmuz’da yayımladığı Öcalan’ın açıklamalarının ilgili bölümü şöyle:
Öcalan, “Yemin krizi nasıl aşılır?” diyerek şöyle konuştu:
“Bu kriz çözülür mü, çözülmez mi bilemiyorum. Ancak BDP daha önceki gibi oyunlara gelmemelidir. Daha önce söylediğim gibi hükümetle bir mutabakata vararak yemin edebilirler. Bu mutabakat mutlaka olmalı ve önemli. Mutabakat metni, devlete sunduğum protokollerle paralel olabilir veya kendi koşulları ve durumlarına göre yapabilirler. Örneğin bu protokollere Hatip Dicle’nin durumu, diğer beş tutuklu vekilin serbest bırakılması, yüzde on barajının düşürülmesi ve TMK’nin değiştirilmesi gibi hususlar eklenebilir. Öyle hemen Dicle meselesi ve diğer meseleler çözülmeyebilir, öyle hemen serbest bırakma olmayabilir. Ancak bu koşulların yerine getirilmesi için zaman içinde devletin-hükümetin yapacağı şeyler bir yazılı metne bağlanır ve zamanla yerine getirilir. Bu metinle, bu sorunların gelecekte çözümü için bir mutabakat sağlanmış olur. Bu mutabakat, sorunların çözümü için ön açıcı ve çözüm geliştirici olur.
Devletin, BDP’nin bu yazılı mutabakatı konusunda çok sıkıntı çıkarmaması gerekir. Zaten basına yansıdığı gibi Çiçek de çözülmesi gereken en önemli birinci sorunun Kürt sorunu olduğunu söylüyor. Bu konuda Çiçek, üzerine düşeni yapabilir. Bu şekilde yazılı mutabakat sağlanırsa BDP de yemin edebilir ve Meclis’e dahil olur, çalışır. Çalışmalarında başarılar diliyorum.”
Görüldüğü kadarıyla BDP, Öcalan’a başkaldırmış değil; tersine onun sözlerindeki ‘yazılı mutabakat’ bölümüne asılıyorlar. Dolayısıyla ‘yazılı mutabakat’ olmadığı takdirde, onlar da hem Öcalan’ın çağrısına sadık kalmış olacaklar hem de TBMM’ye dönüşün mümkün olmamasının günahını hükümete, Ak Parti’ye veya Çiçek’in üzerinde bırakacaklar.

Öcalan’ı doğru okumak, doğru anlamak

Ne var ki, TBMM Başkanı’nın veya hükümetin, CHP’ye yönelik ‘duyarlılığı’ BDP’ye de göstermesi gerekli olmakla birlikte, BDP’nin ‘yazılı mutabakat’ı bir ‘olmazsa olmaz’ önkoşul haline büründürerek TBMM’yi boykota devam etmesi de pek kolay gözükmüyor.
Zira, BDP’nin TBMM’de yerini almama tavrını uzatması, ‘alternatifi’nin devreye girmesi için uygun bir zemin oluşturacaktır. Yani, ‘devrimci halk savaşı’ diye ifade edilen ‘şiddet sarmalı’na geri dönüş ve bunun tırmanışına.
Oysa Öcalan’ın açıklamalarının tümüne, bir başka deyişle ‘ruhuna’ dikkat etmek gerekiyor. Öcalan, silahlı çatışmalara ilişkin “Şu an ne bir ateşkes durumu var ne de ateşkesi bitiren bir savaş başlangıcı var. Zaten şu an devrimci halk savaşını durdurmuş bulunuyoruz” diyor. Bir başka yerde BDP’yi eleştiriyor, “BDP, yol haritamı ya okumamış ya da anlamıyor. Devlet bile yol haritasını iki yıl aldı okudu, üzerinde yoğunlaştı ve çalışmalar yaptı, faydalandı. Ama BDP, yol haritasını okumadı bile, okumuyorlar ya da anlamıyorlar, üzerinde çalışmıyorlar” diye konuşuyor.
Açıklamalarında ‘Anayasa Konseyi’nden de söz ediyor ve “Yeni anayasa yapımı çalışmalarını yürütecek bir konseydir. Bu konseyin içinde BDP de yer alıp anayasa çalışmalarını yürütebilir. BDP de anayasa yapım çalışmalarında yer alacak ve bu çalışmaları yürütecektir” ifadesini kullanıyor.
BDP’nin misyonu ve rolü
BDP, ‘TBMM boykotu’nu sürdürdüğü takdirde bu ‘misyon’u, Öcalan’ın kendisinden beklediği ‘rolü’ nasıl oynayacaktır? Oynayabilir mi? Öcalan, kendisiyle görüşen ‘devlet heyeti’yle bir ‘barış konseyi’ kurulması konusunda ‘mutabakata vardıklarını’ da belirtti. Üzerinde çok spekülasyon yapılan 15 Temmuz tarihini kaldırdı.
Yanlış hatırlamıyorsam, “Mutabakata vardık” sözcüklerini ilk kez kullanıyor. Bütün bunlar, Öcalan’ın, Başbakan’ın bilgisi ve isteği altında, kendisiyle görüşen ‘devlet heyeti’yle görüşmelerinin geldiği evre itibariyle rotayı ‘devrimci halk savaşı’na değil, ‘büyük uzlaşma’ya, öncelikle ‘anayasa yapım çalışmaları’na ve onun tetikleyeceği ‘sürece’ çevirdiğini ortaya koyuyor.
Hükümetin, CHP yemininin ardından, BDP’ye doğru bir adım atması gerekli. Dahası, zorunlu.
Ama BDP’nin de ‘dilini’ düzeltmesi ve Öcalan’ın çağrılarını –tümüyle- bir kez daha okuyarak, siyasi esnekliğe yönelmesi ve TBMM yoluna düşmesi gerekli.
Savaş için BDP’ye kimsenin ihtiyacı yok. Barış için ise çok.