Gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanması, kamuoyunda eleştiri ve tepkilerle karşılandı. “Farklı” niyet ve amaçlar bir yana, bu tepki ve eleştirilerin dikkate değer yönü, Ergenekon dava ve soruşturmasının mecrasından uzaklaştığına yönelik akla gelen olasılığın yüksek sesle dile getirilmesiydi. Ancak, başından beri Ergenekon soruşturmasının akamete uğraması yönünde uğraş verenler de “durumdan vazife” çıkarmayı ihmal etmediler, sokaklara çıktılar. Bu, beklenmesi gereken bir gelişmeydi. Konunun siyasi polemiklere konu olması bir yana bırakılacak olursa, bu durumu Ergenekon savcıları ne kadar öngördüler, bilemiyorum. Ben de konuyla ilgili yazılarımda bu gelişmelerin soruşturmanın asıl mecrasından sapma olasılığını akla getirdiğine dikkat çektim. Bu “kaygıyı” koruyor olmakla beraber, gelişmeleri soruşturmanın “sulandırılması” yönündeki istek ve beklentilerini dillendirmek için bir “fırsat” olarak görenler için de söylenmesi gerekenler var…
Şık ve Şener’in “anlaşılamayan” ve kimsenin tatmin edici bulmadığı gerekçelerle tutuklanmalarına basın dünyasından bugüne değin olmadığı denli yaygın tepki ve eleştiriler getirildi. Tepkiler gösterilerle de ortaya konuldu. O gösterilere bazı kişiler “Aydınlık” adlı gazeteleriyle birlikte katıldılar. Bu çevrenin Ergenekon konusundaki tutumu malum, açıklamaya gerek olduğunu sanmıyorum. Ve öne çıkan “basın özgürlüğü” söylemi oldu.
Bu arada Odatv’nin sahibi Soner Yalçın’ın tutuklanmasına CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun tepkisini hatırlayalım. Kılıçdaroğlu, Soner Yalçın için “yalçın gibi adam, kaya gibi adam, onu yıldıramayacaklar, durduramayacaklar” şeklinde övgüde sınır tanımayan bir üslup kullandı. Sonrasında Odatv, İklim Bayraktar ve Deniz Baykal’lı gelişmelere tanık olduk. Baykal’a yönelik kaset komplosunun Odatv’de kotarıldığını düşündüren gelişmeler yaşandı. Bir ana muhalefet partisi liderinin, “Ergenekon” gibi “derin” bir soruşturmayla ilgili olarak yaşanan gelişmeler konusunda daha ihtiyatlı bir dil kullanması gerektiği ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu Yalçın için hala aynı kanaatte midir bilemem, ama aynı üst perdeden eleştirileri Şık ve Şener için yapmaması, siyasi gündemi izleyen herkesin dikkatini çekti…
“Basın özgürlüğü elden gidiyor” diye sokaklara çıkan gazeteciler arasında “merkez medya”nın star isimleri akıllarda kaldı. Mesela Uğur Dündar. Ama bu medya starlarının asıl kaygısı “basın özgürlüğü” müdür, bu, son derece tartışılır bir durum.
Zira ülkemizde “basın özgürlüğü” konusunda ne basın özgürlüğü, ne ifade özgürlüğü ve ne de insan haklarının herhangi bir normuyla bağdaştırılamayacak olan birçok “skandal” olay yaşandı. Üstelik bunlar tekil olaylar da değildi; sistematik ve bir konseptin sonucu olarak hayata geçirilen uygulamalardı. Çok uzağa gitmeyeceğim: 90’lı yıllar boyunca Kürt sorununu dile getiren haberler yapan gazetelerin ve gazetecilerin başına neler getirildiğini düşünün… Özgür Gündem gazetesinin birçok çalışanı, dağıtımcısı öldürüldü, işkence gördü, tutuklandı. Bu gazetenin ofisleri bombalandı. Bu gazetenin çalışanları öldürülerek tasfiye edilmeye çalışılırken, Süleyman Demirel “devlet cinayet işlemez” türü açıklamalar yapıyor, Tansu Çiller, Doğan Güreş ile kol kola imha edilecek Kürtlerin, gazetecilerin listelerini hazırlıyordu…
Biraz daha yakın bir süreçten ve konusu doğrudan “Kürt sorunu” olmayan bir başka örnekten de bahsedebiliriz. “28 Şubat süreci”nde, gündemimize “andıçlar” girdi. Genelkurmay tarafından hazırlanan bu andıçlar ile insanlar vuruldu (Akın Birdal), birçok gazeteci işinden oldu (Cengiz Çandar, M. Ali Birand), gazetelere siparişle manşetler attırıldı, televizyon kanalları servis edilen konularla ilgili haber bültenleri hazırladı…
Daha yakın bir tarihe gelelim… 2005 yılında Şemdinli’de halk tarafından “suçüstü” ele geçirilip güvenlik güçlerine teslim edilen JİTEM mensuplarıyla ilgili bu merkez medya, Genelkurmay tarafından yapılan açıklamaların ötesinde hiçbir haber yapmamaya kararlı davranıyordu. O dönemde benim de çalıştığım ve sonradan kapatılan Ülkede Özgür Gündem gazetesi, “Şemdinli Bombası” ile ilgili haberler yapıyor, halkın ele geçirdiği JİTEM mensuplarının ajandalarındaki tüyler ürpertici ölüm, bombalama eylemleri ve listelerini yayınlıyor, bölgedeki bazı olayların günışığına çıkarıldığı gerçekleri gündeme getiriyordu. Biz bunları yaptık da ne oldu? Savcılar harekete geçti, ama suçluların yargı önüne çıkarılması için değil, gazetemizin soruşturulması ve kapatılması için!
Bu örnekler milattan önceki tarihlerde değil, 1990’lı yıllarda yaşandı, 2000’li yıllarda yaşandı… Ve bugün medya plazalarındaki odalarından “basın özgürlüğü” için sokaklara çıkan o starlar, o zaman da star idiler. Ama basın özgürlüğü için kıllarını dahi kıpırdatmadılar... Tıpkı Ahmet Kaya linç edilirken de kıllarını kıpırdatmadıkları, aksine o lince suç ortaklığı yaptıkları gibi…
Bu nedenle “basın özgürlüğü” var, “basın özgürlüğü” var… “Özgürlük” diyen var, “özgürlük” diyen var. Söyleneni kimin söylediğine bakın…
Bugün Newroz… Halklarımızın barış, demokrasi ve özgürlük umutlarının canlandığı gün. Kutlu olsun.
NOT: “Pres” filmi gösterime girdi. Bugün “basın özgürlüğü” damarı depreşmiş olan herkesin izlemesinde fayda olan bir film. Belki yüzleri kızarır…