Türkiye, onlarca tartışmanın gölgesinde resmi olarak seçim sürecine girdi. Kulislerden seçim tarihi ile ilgili farklı fısıltılar yükselirken, iktidar partisi AKP ve ortağı MHP, son günlerde zor sorularla karşı karşıya kalıyor.

Özellikle Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi, MHP’nin cinayetle ilgili günlerce sessiz kalması, katil zanlısının MHP Milletvekili Olcay Kılavuz ile aynı evde yakalanması ve şaibeli para transferlerinin yapılması, soru işaretlerini artırdı.

Bunun yanında İçişleri Bakan Yardımcısı İsmail Çataklı’nın kardeşinin FETÖ suçlamasıyla karşı karşıya kalması, Çataklı’nın durumu bilmediğini iddia etmesi ve CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in paylaşımı ile öğrendiğini söylemesi de kamuoyunda soğuk duş etkisi yarattı.

Tüm bu sıcak gelişmelerin yanında ülkenin kemikleşmiş sorunlarına da herhangi bir çözüm getirilmedi. Öte yandan ülkenin ekonomik olarak her geçen gün daha da zorlanması, iktidar partisinin seçimi yeniden kazanma ihtimalini tehlikeye düşürdüğü yorumlarına neden oluyor.

Ülkenin onlarca sorun gölgesinde seçime gidiyor olması muhalefet partisinin söylemlerini eskiye göre daha da önemli kılmaya başladı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarını dikkatle takip eden iktidar partisi, Kılıçdaroğlu’nun verdiği vaatleri de birer birer gerçekleştirmeye başladı.

Muhalefet partisinin elini güçlendiren ve iktidar kanadını zayıflatan tüm bu gelişmeler ışığında CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan,  gündemi değerlendirdi.

 İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile sık sık karşı karşıya gelen CHP’li Bakan, “Soylu’nun bakan olarak kalması bizim için iyi çünkü AKP’nin oylarını düşürüyor” değerlendirmesini yaptı.

Bakan, “Mesela Süleymancılar ve Menzilciler, Jandarma Genel Komutanlığı’nın camisinde aynı anda namaz kılmıyorlar” dedi.

Bakan'ın Gerçek Gündem'den Elif Ünsal’ın sorularına verdiği diğer yanıtlar şöyle:

“NE YAZIK Kİ MHP’NİN BÖYLE BİR İNSANİ HASSASİYETİ OLMADIĞINI GÖRÜYORUZ”

- Sayın Bakan, gündemin en sıcak konularından biri Ülkü Ocakları eski Başkanı Sinan Ateş’in başkentin göbeğinde suikasta uğraması ve hayatını kaybetmesi. Sinan Ateş’in öldürülmesinin ardından MHP kanadı uzunca bir süre sessizliğe büründü. Ülkede sol, sağ tüm partilerden tepki yağarken MHP’nin bu sessizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ben öncelikle şunu söylemek istiyorum; Sinan Ateş cinayeti vicdanı olan herkesi etkileyen bir cinayet. Bir defa bir akademisyen, bilim insanı ve bir aile babası. Dolayısıyla işin siyasal yönü bir yana, gencecik bir akademisyenin Ankara’da sokağın ortasında vuruluyor olması çok acı. Özellikle dünyada siyasal cinayetlerin kalmadığı bir dönemde.

Siyasal cinayetler 70’li 80’li yıllarda dünyada çok fazlaydı. Mesela İtalya’da Aldo Moro cinayeti, Türkiye’de 90’lı yıllarda yaşadığımız ve hepimizin içini acıtan Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu cinayetleri var. Çok uzun bir süredir bu cinayetler olmuyordu. Dolayısıyla bu bir siyasi cinayet ve bu siyasi cinayetin mağduru olan kişi aynı zamanda akademisyen ve baba kimliğinin dışında Ülkü Ocakları’nda, Genel Başkanlık yapmış bir kişi. Bir Ülkü Ocakları Genel Başkanı’nın cinayete kurban gitmesi ve kendisine partiden hiç sahip çıkılmaması, bir başsağlığı dilenmemesi, taziyeye gidilmemesi ve sessiz kalınması aynı zamanda dikkat çekici. Sol, sağ tüm siyasi partiler olaya tepki gösterirken MHP “cinayetin aydınlatılması gerekiyor” dedi. Tamam, hepimiz cinayetin aydınlatılmasını istiyoruz ama Sinan Ateş’in eşini arayıp başsağlığı dilemek de gerekmez mi? Yönetime talip olanların yani siyasi partilerin asgari insani hassasiyete sahip olması gerekir. Ne yazık ki MHP’nin böyle bir insanı hassasiyeti olmadığını görüyoruz.

“BU SENARYO AKLA UYGUN DEĞİL ORTALAMA ZEKAYA SAHİP BİR İNSAN BUNUN BÖYLE OLMADIĞINI ANLAR”

- Olay elbette en çok siyasi açıdan ele alınıyor ancak size göre bu cinayet sadece bir "siyasi cinayet" mi?

Ben bu cinayeti tek başına bir siyasi cinayet olarak görmüyorum, aslında bu yaşananlar çok daha büyük bir yapbozun parçaları. Bundan önce Mersin’de Sinan Ateş’e çok yakın bir isme saldırı oldu, o da birini vurdu.

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ saldırıya uğradı; ki o da ölebilirdi. Birçok gazeteci meslektaşınıza da fiziki saldırılar oluyor.

Sinan Ateş’in katil zanlısı Eray Özyağcı yakalandı! Sinan Ateş’in katil zanlısı Eray Özyağcı yakalandı!

Dolayısıyla Mersin’de yaşanan elim olay, parti temsilcilerine ve gazetecilere düzenlenen saldırılar ve arkasından yaşanan bu olayın tek bir kaynaktan geldiğini düşünüyorum. Çünkü hepsi MHP’yi eleştiren yazılar yazan, konuşmalar yapan insanlar.

Sinan Ateş konusu ile ilgili de senaryolar var ve bu senaryolar üzerinden hareket etmek mümkün değil. Bu işin azmettiricisinin bir torbacı olduğu, onun davasıyla ilgilenmediği için aradan yıllar geçtikten sonra gelip böyle bir cinayet işlediği ifade ediliyor. Yani bir cinayetten kurtulmak için başka bir cinayet işlendiği söyleniyor. Bu senaryo akla mantığa uygun değil, ortalama zekaya sahip bir insan bunun böyle olmayacağını anlar.

“ÖNCELİKLE TAŞKESENLİOĞLU VE OLCAY KILAVUZ’UN DOSYALARI GELMELİYDİ”

-  Cinayetin şüphelisi Tolgahan Demirbaş, MHP Mersin Milletvekili Olcay Kılavuz’un bulunduğu evde yakalandı. Hatta Kılavuz’un gözaltı işlemini yapmak için gelen polislere “gözaltı yapamazsınız, siz gidin sahibiniz gelsin” dediği iddia edildi. Siz güvenlik çalışanlarının sorunlarıyla en yakından ilgilenen vekillerden birisiniz. Yaşanan bu gelişmeler çerçevesinde süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Olcay Kılavuz’un olayın neresinde olduğunu ben bilmiyorum ama evine gelen polise “siz gidin sahibiniz gelsin” dediyse milletvekilinin sergilememesi gereken bir tavır.

Bizim dokunulmazlıklarımız sözlerimizle ilgili, özgürce eleştirebilelim diye bize o dokunulmazlıklar veriliyor. Yoksa biz suçluları gizleyip koruyalım diye değil. O nedenle bu iddialar doğruysa, yanlış buluyorum ve savcıların Olcay Kılavuz’la ilgili harekete geçmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ali Mahir Başarır’ın siyasallaşan yargıya yargılama bittikten sonra gösterdiği insani tepkiden dolayı fezleke düzenleniyor ve dokunulmazlığının kaldırılması isteniyorsa, öncelikle Zehra Taşkesenlioğlu ve Olcay Kılavuz’un dosyaları gelmeliydi. Birisi mali bir suçla ilgili, diğeri ise bir cinayetle ilgili. Dolayısıyla burada iktidar hukuka göre değil, “ben şu an iktidardayım ve bu iktidar bana inanılmaz bir güç veriyor. Yürütme ve yasama benim elimde, yargıyı da siyasallaştırdım yargı da benim elimde. Ben ne dersem o olur” diyor. Demokrasilerde böyle bir yaklaşım olmaz ve bunun sonuçları da o iktidar için iyi olmaz.

“TEŞKİLAT İÇİNDE BU KADAR NEFRET EDİLEN İKİNCİ BİR İÇİŞLERİ BAKANI YOKTUR”

- Sizin de söylediğiniz gibi; gazetecilere ve parti temsilcilerine saldırı haberleri sık sık gündeme geliyor. Bu tip saldırılarda oklar İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya çevriliyor. AKP kulislerinden de Süleyman Soylu’ya dair rahatsızlık fısıltıları kulaklara çalınıyor. Zaman zaman siz de Soylu ile karşı karşıya geliyorsunuz. Tüm yaşananlara rağmen Soylu, görevini sürdürüyor. Soylu’nun kendine bir arşiv oluşturduğu ve o arşivin yarattığı korku nedeniyle görevini sürdürdüğü iddiaları var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, söylenildiği gibi bir arşiv gerçekten var mı?

- Süleyman Soylu, tartışmasız Osmanlı Devleti’nden bugüne kadar Emniyet Teşkilatı’nın en kötü İçişleri Bakanı. Aynı zamanda kendi teşkilatının mensupları tarafından da en sevilmeyen İçişleri Bakanı. Yani bana sorarsanız teşkilat içinde bu kadar nefret edilen ikinci bir İçişleri Bakanı yoktur. Teşkilatın içinde kendi organizasyon yapısını kurmaya çalışıyor. Bununla ilgili daha önce gündeme getirdiğimiz gibi hukuka aykırı devlet memuru yaptığı trolleri var. Bu trollerin internet siteleri var; isim isim sayabilirim

- Hangi siteler bunlar ve giderlerini hangi kaynaktan karşılıyorlar?

-Bu internet sitelerinin kaynakları nereden bilmiyorum ama haysiyet cellatlığı yapan internet siteleri. Süleyman Soylu’yu seveni seviyorlar, sevmeyeni sevmiyorlar. Bunu da AKP-MHP-CHP diye ayırmıyorlar. Mesela superhaber.com sitesi ya da habermottom.com sitesi, Soylu ile ilgili olumsuz en ufak bir söyleminizde size saldırıyorlar. Ben yaşadığım için biliyorum ve bunu bir tek yaşayan da ben değilim çok yaşayan var. Sık sık yalan haber yaparlar, finansal kaynakları belirsiz, sizinle ve ailenizle ilgili ulaşmamaları gereken bilgilere ulaşıyorlar. HTS ve telefon kayıtlarına kadar ulaşabiliyorlar.

Ben Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olması nedeniyle Emniyet’ten kişisel verilere kolayca ulaşabildiklerini düşünüyorum. Bunu da Genel Kurul’da konuşmamda ifade ettim.

Özetle Süleyman Soylu kendine bağlı bir trol ordusu, kendine bağlı kullanışlı bir yapı oluşturmaya çalışıyor. Mesela İsmail Çataklı’nın kardeşinin FETÖ’cü olduğu ortaya çıktı ve ne hikmetse görevinde hala duruyor. FETÖ iltisakı olan insan daha kullanışlı bir memur oluyor Süleyman Soylu için, dolayısıyla Çataklı görevine devam ediyor.

Bize her fırsatta basın açıklaması yapıp “FETÖ dili ile konuşanlar” damgasını yapıştıranların ailesinde, ikinci derece yakınında FETÖ’den aranan insanlar olduğu ortaya çıkıyor, bu inanılmaz bir şey. Biz suçların şahsiliğine inanıyoruz, kardeşi suç işlemiş olabilir ama bu kişi dürüst biridir. Ama siz bundan dolayı İBB’ye bir operasyon düzenleyeceksiniz, insanların ailelerinden dolayı terörle iltisakından bahsedeceksiniz ama dönüp bakan yardımcının kardeşi FETÖ’den aranıyor olacak. Olacak şey değil.

“SÜLEYMAN SOYLU’NUN HALİHAZIRDA GÖREVDE KALMASI BİZİM İÇİN İYİ BİR ŞEY. HALK İÇİN, EMNİYET TEŞKİLATI İÇİN İSE KÖTÜ BİR ŞEY”

-Çataklı’nın kardeşinin FETÖ iltisakını CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in tweetiyle öğrenmesi de uzunca bir süre gündem oldu…

- Evet ve bu durum çok komik, “siz söyleyince baktım” ne demek yahu? Senin kardeşinle irtibatın yok mu? Senin kardeşin Türkiye’ye gelip gitmiyor, neden gelip gitmiyor? Bunların hepsi ortaya çıkar. Kardeşiyle ilgili tüm aramalar bilgisayarlarda loglara kaydedilir. Onun aranması ile ilgili UYAP ve Emniyet üzerinden yapılan aramalar, GBT taramaları loglara kaydedilir ve hepsi çıkar. Yarın İsmail Çataklı görevi bıraktığında kardeşinin durumunu bilip bilmediği zaten anlaşılır. Ya da bunların, FETÖ’nün daha önce yaptığı gibi ulaşmamaları gereken bilgilere ulaşıp ulaşmadıkları, milletvekillerinin ve hasımlarının bilgilerine ulaşıp ulaşmadıkları, özel hayatlara müdahale edilip edilmediği hepsi ama hepsi ortaya çıkar.

Önceki sorunuza dönecek olursak, Süleyman Soylu’nun arşivinden ya da kendi kurduğu organizasyondan korkulduğu için görevini sürdürdüğünü sanmıyorum. Kendisi cumhurbaşkanı için hala kullanışlı biri olarak görüldüğü için görevdedir. Öte yandan MHP de bugüne kadar hep onun arkasındaydı, bundan sonra ne olur onu bilemiyoruz.

Süleyman Soylu’nun halihazırda görevde kalması bizim için iyi bir şey. Halk için, millet için, Emniyet teşkilatı için ise kötü bir şey. Bizim için neden iyi; çünkü iktidara oy kaybettiriyor. Ancak halk onun hukuk dışı davranışlarından zarar görüyor, Emniyet ve Jandarma teşkilatı onun mobbinginden ve baskısından zarar görüyor. Yönetemiyor, suçla mücadele edemiyor, uyuşturucu kaçakçıları ve mafya liderleriyle poz poz fotoğraf çektiriyor. Görüyorsunuz siz de kendisine boşuna “Fotoroman Süleyman” demiyoruz. Hakikaten fotoğrafları fotoroman olur.

EMNİYETTE CEMAAT YAPILANMALARI: “ERZİNCAN GRUBU’NDA BİR MÜDÜR BAKANA TAVIR ALARAK KOMİSYONU YENİDEN TOPLADI”

- Polisin İçişleri Bakanı’nı sevmediğini ifade ettiniz. Bu bağlamda polis intiharlarının son dönemde çok arttığı konusuna değinmek isterim. Siz amirlerden mobbing görüldüğünü söylüyorsunuz, sizce bu duruma İçişleri Bakanlığı’nın dahili nedir?

- Süleyman Soylu Emniyet teşkilatını tamamen siyasallaştırdı. Geçmişte Polis Okulu’ndan mezun olan çok nitelikli polisler vardı, iyi eğitimlerle geliyorlardı. Ancak bu iktidar döneminde, bilhassa 15 Temmuz’dan sonra inanılmaz bir polis alımı oldu. FETÖ’cü polislerin temizlenmesinin ardından oluşan polis açığı hızla dolduruldu ve çok hızlı bir amir memur alımı oldu.

Burada da liyakatten ziyade AKP ve tarikat referansına dikkat edildi. İsmailağacısı, Menzilcisi, Hak Yolcusu, Erzincan Grubu, Okuyucu Grubu, Kurdoğlu Grubu gibi ismini sayamadığım birçok tarikat ve cemaat FETÖ’nün boşluğunu doldurdu. Biz bunların referanslarla olduğunu biliyoruz.

Mesela Erzincan Grubu’nun çok etkili olduğunu ve Erzincan Grubu’ndan birinci sınıf Emniyet Müdürlüğü’ne terfisi yapılmayan bir müdürün İçişleri Bakanı’na tavır alarak tayin terfi listesi için komisyonu yeniden toplatıp kendisinin birinci sınıf olmasını sağladığını biliyorum. Dolayısıyla Emniyet teşkilatında siz liyakati bir kenara bırakıp da sadakat esaslı, kendi siyasal düşüncenize uygun insanları aldığınızda oradaki sistemi yozlaştırmış oluyorsunuz.

Partili Komiser Yardımcıları, özellikle son dönemde alınan komiser yardımcıları her türlü deneyimi yaşamış ve iyi bir eğitimden geçmiş 25 yıllık polis memurunun üzerinde ağır mobbing uygulayabiliyor. Bunun olmasını engelleyecek kişi de Emniyet Teşkilatı’nın en tepesindeki isim yani İçişleri Bakanı’dır. Balık baştan kokuyor; yukarıdan aşağı -kendisi zaten liyakatsiz. Kendisi de kabul etti ‘bir tane bile güvenlik makalesi okumadım’ dedi. Arkadaş zaten sigortacı, onda da başarılı değil Emniyet’in araçlarını sigortalatabildi mi bilmiyorum, en son ihale iptal edilmişti teklif veren çıkmayınca- liyakatsizlik hâkim. Kendisi liyakatsiz olunca yardımcıları da seçtiği kadroların tamamı da liyakatsiz oluyor.

“SINAVDAN 90 ALAN GENÇLER POLİS AMİRİ OLAMIYOR AKP’DEN YAKINI OLAN DÜŞÜK PUAN ALANLAR AMİR YAPILIYOR”

- Özellikle sınavlarla ve mülakatlarla ilgili bu liyakatsizlik sık sık gündeme geliyor.

- Tabii, bakın sınavdan 90 alan pırıl pırıl başarılı gençler polis amiri olamıyor AKP’den yakını olan ve daha düşük puan alan gençler polis amiri yapılıyor. Dolayısıyla o noktada sistem polislerin adalet duygusunu incitiyor. Sistem yanlış çalışıyor. Bir bakan düşünün, suçu suçluyla mücadele etmekken suçlularla fotoğraf çektiriyor. Dolayısıyla polis intiharlarının nedeni çok açık, asıl kaynak bu.

“NEDEN EN ÇOK SÜLEYMAN SOYLU DÖNEMİNDE POLİS İNTİHARI YAŞANDI? BUNU KENDİSİNE DE SORMASI LAZIM”

- Aynı zamanda polislerin ağır koşullarda çalıştığını da biliyoruz.

- Tabii ki ağır çalışma koşulları var. Fazla mesai ücreti alamıyorlar, polisin maaşı neredeyse asgari ücret seviyesine düştü. Bu meslek asgari ücretle yapılacak bir meslek değil, gerçekten çok zor bir meslek. Amirlerin tahakkümleri, ağır çalışma koşulları yanında bir de ikinci şark olayını getirdiler. 130 bin polis birinci şark yapmamışken ikinci şark olayını getirdiler. Yani polisleri baskı altına alan birçok sebep var ve yeterince psikolojik destek de alamıyorlar. Bunun yanında polislerin sosyal hayatı da çok zayıf, ailelerine ve eşlerine zaman ayıramıyorlar. Hele karı koca polisse daha da zor; düğüne gidemez, bayrama gidemez, ev ziyaretine gidemez. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde polislerin intihar etme nedenlerinin de çok açık olduğunu görürsünüz.

Bir de şunu değerlendirmek lazım, neden en çok Süleyman Soylu döneminde polis intiharı yaşandı? Bunu kendisine de sorması lazım. Tıpkı MHP’nin Sinan Ateş’e sahip çıkmadığı gibi Süleyman Soylu da kendi personeline sahip çıkmıyor. Benim görüştüğüm polis ve jandarma yakını intihar eden en az 3-4 aile var. Bir tanesini arayan bir emniyet müdürü, bir tanesini arayan bir bakan yardımcısı var. Süleyman Soylu hiçbir aileyi aramamış. Bu çocuklar oraya sağ gittiler, seve seve ve isteyerek polis oldular. Gencecik yaşında intihar eden polisin ailesini arayıp baş sağılığı dilemek zor mu? Ama maalesef öyle bir insanı vasıfları yok.

TSK VE EMNİYET İÇİNDE CEMAAT YAPILANMASI: ŞEYH İLE MÜRİT ARASINDA SAÇ TELİ GİBİ KIRILGAN BİR İLİŞKİ VAR

- Emniyet ve TSK’da cemaat yapılanmasına değinmişken; bu konuyla ilgili toplumu, bizleri ve belki de çocuklarımızı gelecekte bekleyen en büyük tehlikeyi ne olarak değerlendiriyorsunuz?

- Ordunun içinde sızan şimdiki cemaat ve tarikatlar FETÖ gibi organize değiller. Onlar çok güçlü, tek ve çok derinden giden bir yapıydı, eğitimli bir kadroları vardı. FETÖ, devleti ele geçirmeye hazırlanmıştı dolayısıyla Türkiye çok büyük bir badire atlattı. Ama aynı sıkıntı onun yerine gelen tarikat ve cemaatlerde. İktidar şöyle bakıyor; “polis de asker de milletin içinden olur. Millette bu tarikat ve cemaatler varsa orduda ve polis teşkilatında da olmalı.” İktidar bu bakışıyla aslında marjinal olan yapıları devletin içine kendi eliyle sokuyor ve aralarında bir denge kurmaya çalışıyor. Halbuki yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz ve toplumda tarikat-cemaat oranı çok düşüktür. Ama bunlar devlet içinde çok örgütlüler.

Bunun riski şu; tarikatın ve cemaatin şeyhi ile müridi arasındaki ilişkiyi bir saç teli gibi düşünün. Aradaki ilişki bir saç teliyle bağlı, mürit şeyhine o kadar teslimiyet içinde olmalı ki o saç teli asla kopmamalı. Şeyhine karşı geldiği en ufak bir durumu bile hoş görmezler. Bu teslimiyet “Bir ölünün ölü yıkayıcıya teslimiyeti gibi bir teslimiyet” olarak tarif edilir. Devlet içinde böyle bir teslimiyetin kimseye olmaması gerektiği paradoksu, diğer tarafta ise cemaat aidiyeti. Siz komutanınızın mı sözünü dinleyeceksiniz yoksa şeyhinizin söylediklerini mi yapacaksınız? Şeyhinize bir ölünün ölü yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim olmanız gerekiyor, dolayısıyla o cemaat mensubu şeyhi bir gün “tankınızı sürün, uçağınızı uçurun” dediğinde ne komutanını dinliyor ne amirini dinliyor.

İnanç özgürlüğünün de teminatı biziz ancak devlet içinde cemaat-tarikat yapılanması çok tehlikeli. Devletin memuru tek bir kişiden emir alır, o da amiridir. Ama siz Menzil’e mi mensupsunuz, devlet memuru olmayın gidin 7/24 hizmet edin. Ne yaşamak istiyorsanız inancınızı yaşayın ama biz devlet içinde örgütlenmenizi doğru bulmuyoruz.

“SÜLEYMANCILAR VE MENZİLCİLER, JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI’NIN CAMİSİNDE AYNI ANDA NAMAZ KILMIYORLAR”

Devletin içindeki tarikat ve cemaatlerin mesai saatleri içinde namaz kılarken bile ayrışan bir yapısı olduğunu görüyoruz. Mesela Süleymancılar ve Menzilciler, Jandarma Genel Komutanlığı’nın camisinde aynı anda namaz kılmıyorlar. Takkelerinin renkleri birbirinden farklı, aidiyetlerini de çekinmeden belli ediyorlar. Yani o üniforma birleştirmiş olmuyor, farklı takkeleri takınca kendi aranda bile ayrışıyorsun. Halbuki bu teşkilatlarda birlik-beraberlik olması lazım. Bu birlik ve beraberliği sağlayacak şey ise vatandır, bayraktır, kanundur, hukuktur. Buna sahip olan herkes etnik kimlik ve inanç kimliğine bakılmaksızın dayanışma içinde olmalı. Ama bu hükumet bunu da bitirdi.

ALKIŞ TARTIŞMASI: “ONU YAPAN KİŞİ DEVLET MEMURU SIFATINI KAYBEDİYOR BUNU YAPAN ARKADAŞLARIN EMEKLİ EDİLMESİ GEREKİR”

- Ordunun durumuna değinmişken, siz de bir asker çocuğusunuz ve askeri disiplin içinde askerlerle birlikte büyüdüğünüzü biliyorum. Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu eleştirdi ve onu izleyen rütbeli askerler de alkışladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce nasıl okumalıyız?

- Askerin siyasetin dışında kalması gerekir. Camilere, kışlaya, okullara siyaset sokulmaz. Eğer siz oraya siyaset sokarsanız ülkeyi parçalamanın önünü açmış olursunuz. Cumhurbaşkanı siyaset yapıyor, komutanlar alkışlıyor. TSK için olmaması gereken bir davranış ve onu yapan kişi TSK’da tarafsızlığını yitirmiş biridir. Devlet memurunun tarafsız olması gerekir, hangi partiden olursa olsun devlet memurunun hepsine eşit mesafede olması gerekir. Dolayısıyla onu yapan kişi, devlet memuru sıfatını kaybediyor. Biz TSK’nın zarar görmesini asla istemeyiz, TSK bizim gözbebeğimiz. Bunu yapan arkadaşların emekli edilmesi gerekir.

SEÇİM SÜRECİ

- Buraya kadar gelmişken seçim konusuna değinmeden olmaz. Kulisler seçim için 14 Mayıs’ı işaret ediyor, sizin beklediğiniz bir tarih var mı? Sizce muhalefetin adayı kim olmalı?

- Ben seçimlerin 7 Mayıs’ta olacağını düşünüyorum, bu benim şahsi kanaatim. Adaylık konusuna gelince, bana kalırsa Kılıçdaroğlu’nun aday olması gerekir. Bunu bir Cumhuriyet Halk Partili olarak değil, benim genel başkanım olduğu için değil, nesnel sebeplerle, objektif bir vatandaş olarak söylüyorum. Çünkü bu devletin en parlak çocukları devletin yatılı okullarında okumuş, iyi eğitim almış insanlardan biri.

Genel Başkanımız o dönemin İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu. Arkasından o dönemin en parlak çocukları yine kamuda hesap uzmanı, mali müfettiş, vergi kontrolörü olurdu. Genel Başkan; çok çocuklu bir aileden okuyarak Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni kazanmış, kazananlar arasından derece yapıp hesap uzmanı olmuş. Hesap uzmanı olmak zordur, devlet hesap uzmanlarını iyi yetiştirir. Yurtdışına gidip Fransa’da eğitim görmüş, dönmüş SGK gibi bir kurumu farklı siyasi partiler döneminde başarıyla yönetmiş. Siyasetteki tecrübesi ise tartışmasız, grup başkanvekilliğinden genel başkanlığa uzanan bir yolu var.

Öte yandan Cumhurbaşkanlığının ihtiraslı bir insanın elinde olmaması gerekir. İhtirasları olmayan, ailesinin ve çocuklarının durumu belli, son derece mütevazi, para pulla işi olmayan da bir insan. Altılı Masa’nın bir araya gelmesinde de öncü rol oynamış bir insan. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı gibi tarafsız olması gereken bir makamı yönetecek siyasi olgunluğa sahip, cumhuriyeti fabrika ayarlarına döndürecek ve demokrasi standartlarını daha da yukarı taşıyacak bir kişidir Kemal Kılıçdaroğlu. Objektif bir değerlendirmeyle söylüyorum, Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olursa Türkiye huzura kavuşur.

- Son olarak, son anketleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Partiye ulaşan anketlerde durum ne?

- Partiye gelen anketler yönetime geliyor ama kamuoyuna açık anketleri hepimiz takip ediyoruz. Orada Millet İttifakı’nın yükseliş trendini ve Cumhur İttifakı’nın düşüşünü siz de görüyorsunuz. İktidar ile muhalefet arasında 60’a 40 bir oran var. Bu bağlamda önümüzde çok net bir iktidar değişikliği görünüyor, biz de iktidara hazırlanıyoruz.

Kaynak: Gerçek Gündem