Cemal POLAT / İstanbul ÜNV. İLETİŞİM FAK. Gazetecilik
Özel yaşam içerikli kasetlerin internet aracılığıyla yayınlanmasının ardından başlayan Siyasette Dizayn Çalışmaları ile ilgili bir sürü tartışma seyrediyor, yorumlar okuyoruz.
Bu tip bir işlemle eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal koltuğundan edilmişti. Baykal öyle bir gitti ki Türkiye’de düzen içinde eski etkinliğini hiç geri gelmeyecek şekilde kaybetmiş oldu.
Geçtiğimiz haftalarda MHP’nin parti içindeki üst düzeyde yer edinmiş 8 isim yaklaşan genel seçimler öncesi yayınlanan görüntüler ve haklarında ki iddialar sebebi ile milletvekili adaylığından çekildi. Kimi okyanus ötesi operasyondan söz ediyor kimi MHP içindeki muhalif Ülkücülerin işi diyor, kimileri ise bu işin AKP tarafından tezgahandığına kanaat getirmiş durumda.
Baykal olayında da parti içinden servis edildi, AKP işi, komplo gibi şeyler iddia edilmişti. Emniyet ve istihbarat, kasetlerin yurtdışından internete aktarıldığı için takibin güçleştiğini bu sebeple hala kasetleri yayınlayanları bulamadıkları yönünde ‘bilgiler verdi’.
İlk kaset CHP genel başkanını siyaset sahnesi dışına itti, ardından gelen süreçte 2. Grup olan Önder Sav ve çevresi parti içindeki etkinliğini yitirdi, CHP bir iç hesaplaşma yaşamış görüntüsü verdi.
Baykal dönemi CHP’si Kemalist, devlet Laikliğini benimsemiş, Türk Milliyetçisi, Türkiye’deki statükonun yapı taşlarından en ciddisi görünümünde idi. Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu kabul etmeyen, halkın dönem dönem yükselen sınıfsal kaygılarını sistem içinde eritmeyi becerebilen, Türkiye’de ki milliyetçi burjuvazinin ve askeri kanadın kaygılarını önemseyen bir parti idi.
MHP ise Türk Milliyetçisi, muhafazakar bir örgüt olarak Türkiye’de ki Marksist hareketlere karşı sokaklarda sivil devlet rolü üstlenmiş; devrimcilere, kendini Türk olarak hissetmeyen Kürtlere, Ermeni ve geriye kalan Gayri Müslim azınlığa karşı girilen çatışmalarda en uçta yer alan, kendisini devletin ve statükonun koruyucusu olarak görmüş, devletin sivil vurucu timi görevini üstlenmişti.
CHP ile MHP’nin ortak paydası olan statükoculuk, Türkiye’de özerklik talep eden Kürtlere karşı en büyük direnci dillendiren 2 parti olarak siyaset sahnesinde idi.
Kimin yaptığı ne yaptığı tartışmalarını bir kenara koyarsak asıl önemli olan bundan sonra ne olacak sorularına yanıt arayabiliriz.
Türkiye Yeni Sömürge bir ülke olarak siyasi istikrarsızlığı ile yıllarca emperyalistler için talanı daha kolay bir ülkeydi. Türkiye’ye biçilmiş olan rol, iç siyasetinde istikrarsız, komşu devletler ile ilişkilerinde bolca çatlak olan, yöneticileri emperyalist sisteme entegre olmak için çırpınan bir devletti. ABD ve AB emperyalizmine bulunmaz nimetlerdendi, ne isterlerse yapan yönetimi oldukça kolay bir ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti, vatansız şirketlerin cebini sıcak tutan ülkelerdendir.
Yeni Sömürge Ülkeler’in iç siyasetinin belli bir istikrar seviyesine ulaşması istenmezdi, çünkü böylesi bir durumda çatışan kutupların daha fazla güç arayışlarına derman olmak bahanesi ile içlerine daha kolay nüfuz edilir hareketler kuklalaştırılırdı. Alan razı satan razı olunca çatışma ortamı en çok sermaye gücünü elinde tutanlara yarar sağlarlardı.
ABD soğuk savaş dönemi ardından sosyalist ayaklanmaları kontrol edebilir bir hale gelmiş, ayakta kalmasının iyi bir yöntemi olan küçük rakipler üretme siyasetine soyunmuştur. 11 Eylül olayının ardından Müslümanları top yekün terörist ilan etmiş, Müslüman olmayan halklara ‘sizleri asıl tehdit eden İslamdır‘ imajı yaratmıştı. AB emperyalistleri ile birlikte bunun nüvelerini elde edebilmek için Afganistan ve Irak işgallerini başlatmış, sömürebildiği kadar sömürmüş son hadde gelmişti. Saldırdıkları Müslümanlar artık mazlum haline gelince ‘Her Müslüman Bir Değil Edebiyatı’ ile bu işgalleri yavaş yavaş geri çekerken bir taraftan da ABD’ye biat edenlerin ellerini güçlendiriyordu.
Soğuk savaş döneminin ardından ABD ve AB emperyalizmi dünya halklarının oklarını tekrar üstüne çekmiş buna karşı Çin, İran, Rusya gibi ülkeler nispi olarak güç kazanmışlardır. Bu ülkelerin dönem dönem yakınlaşmaları Dolar’a alternatif bir para birimi koyma çabası baş göstermiştir. Bu ülkelerin her biri ABD olma hevesine kapılmıştır.
Önceleri kol kanat gerdiği Arap diktatörlere desteğini çekmiş bu ülkelerin burjuva demokrasilerinin inşaasının temellerinin atılmasına yardımcı olmuş, Usame Bin Ladin tarihin karanlığına gönderilerek ABD emperyalizmi itibar tazelemiştir.
Sadık müttefik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en büyük sorunu olan Kürt sorunun da artık çözüme kavuşması gerekmekteydi. Çünkü; Çin, Rusya, İran gibi devletlerin AB ve ABD’den arta kalan pazarlara girerek gereğinden fazla ekonomik büyüme yaşamamaları için Hindistan ve Türkiye gibi ülkeleri bunların karşısına çıkarmak gerekiyordu.
Kürt sorununu çözdü müydü, Ortadoğu’da sadık bir müttefik olan Türkiye diğer Müslüman ülkelerin model alması gereken, gitmelerine izin verilecek yolu gösteren bir ülke misyonunu başarı ile üstlenebilecekti.
AKP Türkiye’si ABD ve AB emperyalist sistemine çok iyi entegre olmayı başarabilmiştir. Kitlelerin de yeterli desteğini alan AKP, Kürt Sorununun sistem içinde çözümüne en uygun siyasal hareket olarak döneme damga vurmuştur.
Bunun karşısında duran Baykal CHP’si siyaset sahnesinden uzaklaştırılarak Kürt sorununa daha ılımlı yaklaşım gösteren Kılıçdaroğlu CHP’si konjöktüre uygun hale gelmiştir. Sorunun önünde tümden bir engel teşkil eden, varlığının büyük kısmını Kürt sorununa borçlu olan MHP ise kitle gücü elinden alınarak tarafların ‘sistem içinde’ uzlaşması ile yavaş yavaş ortadan kalkacaktır.
AKP, CHP, BDP üçlüsü ile düşe kalka her siyasi akımın kendi etkisini pragmatik olarak göstereceği bir Türkiye profili 12 Haziran seçimlerinden sonra karşımıza çıkacaktır. Artık AKP daha milliyetçi, CHP daha uzlaşmacı, BDP daha talepkar olarak karşımızda olacak.