Pervin Buldan: Dilimiz en az Türkçe kadar kıymetli, varlığımız en az Türkler kadar gerekli

TBMM Genel Kurul, 23 Nisan özel gündemiyle toplandı

Pervin Buldan: Dilimiz en az Türkçe kadar kıymetli, varlığımız en az Türkler kadar gerekli

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle özel gündemle toplanan TBMM Genel Kurul’unda açıklamalarda bulundu.

Buldan, “Son 2 yılı da sayacak olursak yarım aşırı aşkın süredir Kürtlerin yaşadıkları topraklarda olağan bir yönetim hüküm sürmemiştir. Kürtler, hukuk ile, adalet ile, eşit yurttaşlık hakları ile hasbıhal olmamıştır. Bütün bunlara rağmen tarihi emsalde bir mücadele ile Kürtler seçmiş partileri kapatılmıştır. Kürtlerin seçmiş olduğu milletvekilleri tutuklanmıştır, kurşunlanmıştır, yumruklanmıştır. Bizler bütün değerlerimiz ve varlığımızla bu topraklarda nefes alan hiçbir aidiyetten ne üstünüz ne de aşağıyız! Ne daha fazla ne de daha az değerliyiz! Dilimiz en az Türkçe kadar kıymetli, varlığımız en az Türkler kadar gerekli, siyasi temsiliyetimiz en az bütün diğer siyasi partiler kadar haktır” dedi.

CHP'li 15 milletvekilini saflarına katan İyi Parti, Meclis'e ilk kez grup olarak katıldı.

Genel Kurul’da konuşan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, şöyle konuştu:

‘HALKIN İRADESİ BİR YILI AŞKIN BİR SÜREDİR MECLİS’TE DEĞİL HAPİSHANELERDEDİR’

Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun ve milli egemenlik bayramının çocuklara armağan edilişinin yıldönümü. Ben sizlere böylesi önemli bir günde, bu çatı altında halkın egemenliğinin geçersiz kılındığı bir Parlamento heyetine,  dolayısıyla eksik bir temsiliyete bu kürsüden sesleniyor olacağım. Nitekim egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir Meclis’te yalnızca ve yalnızca bu ülke yurttaşlarından oluşan milyonların seçtiği Sayın Demirtaş veya Sayın Yüksekdağ’ın bugün bu kürsüden sizlere sesleniyor olmaları gerekirdi. Ve yine hapishanede tutulan ve milletvekillikleri hukuk dışı bir şekilde düşürülen milletvekili arkadaşlarımızın bugün siz değerli milletvekillerinin arasında bulunması icap ederdi. Ancak ne yazık ki halkın iradesi bir yılı aşkın bir süredir Meclis’te değil hapishanelerdedir. Bu nedenle ben konuşmama başlarken heyetinizi ve başta Sayın Demirtaş ve Sayın Yüksekdağ olmak üzere hapishanelerde bulunan bütün milletvekili arkadaşlarımızı saygı ile selamlıyorum.

‘ANAYASA’DA İNSAN ONURU VE İNSAN HAKLARI, DEVLET ERKİNİN ÖNCELİĞİ VE HAKİMİYETİ ALTINDA EZİLMİŞTİR’

Bundan bir asır önce bu ülkenin asli unsurları ile kurulan bu Meclis geçen bu 98 yıl içerisinde temsil krizini aşamamakla beraber yakın zamandaki uygulamalar ile parlamenter sistem tamamen tasfiye edilmiştir. Başlangıç aşamasında ortaya konulan demokratik hedefler otorite ve ideoloji merkezli düzen tarafından rafa kaldırılmıştır. Tekçi resmi ideoloji, demokrasi ve hukuk değerleri yerine her türlü hukuk dışılığı ve anti demokratik uygulamayı yüzyıllık bir gelenek haline getirmiştir.  Tek ulusçu devlet anlayışıyla oluşturulan Anayasa’da insan onuru ve insan hakları, bürokrasi ve devlet erkinin önceliği ve hakimiyeti altında ezilmiştir. Yüz yıldır Anayasa değişikliklerinin sık sık gündeme gelmesi, yeni bir Anayasa ihtiyacı toplumun yukarıdan aşağıya doğru yönetilmesinden dolayısıyla insan ve hak merkezli değil otoriter devlet merkezli bir yönetim anlayışından kaynaklanmaktadır.

‘DEVLET BELLİ BİR ZÜMRENİN VE İDEOLOJİK BİR DARLIĞIN DEVLETİ OLMUŞ’

Yüzyıllık zaman, toplumların kendilerini dönüştürüp müreffeh bir geleceğe taşıyabilmeleri açısından azımsanmayacak bir süreçtir. Bir sistem toplumun ihtiyaçlarından yola çıkarak hareket ederse sistem krizi yaşaması olası değildir. Ancak yüzyıllık yakın tarihimize baktığımız zaman tekçi, otoriter devlet idaresinin bu süreci halkın bütün hak ve taleplerini duymazdan, görmezden, bilmezden gelerek tükettiğini görürüz. Hatta toplumun yukarısına konuşlanan devlet gücü, varlığını sadece zor politikaları ile güvence altına alma yoluna gitmiştir. Çok net söylemek gerekirse merkez dışına itilen, ötekileştirilen her kesim eşit yurttaşlık haklarından mahrum bırakılarak kendi ülkesinde mülteci konumuna düşürülmüştür. Devlet geçen asrı bütün unsurlarını kucaklayarak kendisini gerçek anlamda oluşturabilecekken belli bir zümrenin ve ideolojik bir darlığın devleti olmuş, bu nedenle hep eksik ve hep yetersiz kalmıştır. Zorba ve baskıcı olmuştur.

Cumhuriyet tarihi boyunca değişen siyasi iktidarlar bu Meclis’i kendilerinin ve belirli bir yandaş zümrenin çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Demokratik bir sistemin önünü açacak ve bu Parlamento’yu asli işlevine kavuşturacak gerçek bir çaba içerisine bugüne kadar hiçbir iktidar girmemiştir. 

Bu ülkenin farklılıkları siyasi iktidarlar tarafından ne yaradandan ötürü sevilmiş, ne milletin inkara gelinmez bir parçası olarak kabul edilmiş, ne de bin bir renkli çiçek bahçesinin güzel bir rengi olarak yaşam hakkına layık görülmüştür! Binlerce yıllık Anadolu’nun medeniyetler mozaiğinin istenmeyen desenleri, istenmeyen renkleri her türlü zor aygıtı ile kazınmaya çalışılmıştır. Bu uygulamalar hasebiyle bu toprakların kadim halkı Ermeniler de büyük bir tarihi trajedinin kurbanı edilmişlerdir. Yarın bu tarihsel trajedinin yıldönümü.

Ben bu vesileyle Ermeni halkının acısını paylaştığımı belirtiyor yaşamını yitirenleri saygıyla anıyorum. Ve aynı zamanda Cumhuriyet tarihi boyunca çok hazin acılara maruz bırakılmış bütün mazlum halklarımızın acılarını da buradan içtenlikle paylaşıyorum.  Çok iyi bilinmelidir ki geçmişi anlamayanlar onu yeniden yaşamaya mahkum olurlar. Bu nedenle gerçek bir demokrasinin inşası için Cumhuriyet tarihi ile yüzleşilmesi elzemdir. Zira Cumhuriyet tarihi boyunca süregiden bütün sorunlar demokrasi, insan hak ve özgürlükleri ile ilintilidir. Bu sorunlar ile yüzleşmeden çocuklarımıza ne kutlanacak bir bayram ne de umutlu, aydınlık bir gelecek vaat edebiliriz. Bir asırdır varlıkları tekçi kimliğin varlığına armağan ettirilen çocuklarımızın özellikle son yıllarda çok büyük oranda artış göstermek üzere varlıklarına polis kurşunuyla, havan mermisiyle, panzer paletleri ile uçak bombalarıyla el konulmuştur.

Asırlık zamana binlerce çocuk bedenin devlet şiddeti ile katlinin sığdırılması insanlık suçunun yanı sıra devleti büyük bir utancın ve büyük bir vebalin altına sokmuştur. Ceylan Önkolların, Uğur Kaymazların, Berkin Elvanların ve daha binlerce çocuğun evinde bugün bayram yok! Hapishanelerde bulunan binlerce çocuk bugünü hapishane damının altında karşılıyor.

Binlerce çocuk için bugün bayram yok! Sayısı iki milyona yaklaşan ve ezici çoğunluğu kayıt dışı çalıştırılan çocuklar aynı zamanda iş cinayetlerinde körpe canlarından oluyorlar. Bu çocuklar için bayramlar kutlanacak bir yaşam yok! Çocuğa yönelik cinsel istismarda dünya üçüncüsü olan ülkemizde binlerce çocuğun dünyası karartıldı. Çocuk evliliklerinde yine öncü olan ülkemizde kız çocukların gelecekleri göz göre ellerinden alındı.

Bu çocukların hiçbirisi için ne 23 Nisan diye bir gün var ne de dünya bir bayram yeri. En kötüsü ise yaşam hakkı, güvenlik hakkı, barınma hakkı, sağlıklı beslenme hakkı, eğitim hakkı, eşitlik ve özgürlük hakkı elinden alınan çocuklarımızın koruma tedbirleri geliştiren ve onların geleceğe umutla bakmalarına olanak sağlayan bir devletleri de yok. Bütün bu sorumlulukları üstlenmesi gereken mevcut siyasi iktidar çocuk bayramının 98. yıl dönümünde, 23 Nisan haftasında bir öğretmeni, Ayşe Öğretmen’i çocuklar ölmesin dedi diye, sadece ama sadece çocuklar ölmesin dedi diye mahkum etti, yeni doğmuş bebeği ile beraber tutukladı. Çocuklar yaşasın diyen bir öğretmeni, bir anneyi cezalandıran bir anlayışın başat olduğu bir ülkede çocuklar için bayram mümkün olabilir mi? Dahası çocukların yaşam hakkını savunmayan, bu hakkı savunmayı suç addeden bir anlayışa çocuklarımızın geleceği nasıl emanet edilebilir?

Bizler kendimizi en çok çocuklara karşı borçlu hissediyoruz. Çocukların güveliğinin ve haklarının her türlü siyasi taraftarlığın ve çıkar düşüncesinin üzerinde olması gerektiğine içtenlikle inanıyoruz ve bu doğrultuda çaba sarf ediyoruz. Bu nedenle bunca sorunun altında ezilen çocuklarımızın korunmaya alınabilmesi adına birkaç gün önce çocuk bakanlığının kurulması amacıyla vermiş olduğumuz kanun teklifinin siyaset üstü olarak görülmesini ve yasalaştırılmasını bütün milletvekili arkadaşlardan önemle rica ediyorum.

‘HALK EGEMENLİĞİ YERİNE OHAL/KHK DÜZENİ EGEMENLİĞİ KURUMSALLAŞTIRILMAKTADIR’

Halk egemenliğinin ilan edilişinin üzerinden bir asır zaman geçti. Ve şuan itibariyle ülkemizin içinde bulunduğu siyasi ortam maalesef ki yüzyıl öncesinin dahi gerisine denk düşmektedir. Bugün halk egemenliği yerine OHAL/KHK düzeni egemenliği kurumsallaştırılmaktadır. Son iki yıldır hukuk tamamen devre dışı bırakılmış ülke OHAL ortamında her türlü “ben yaptım evladır” yöntemleri ile yönetilmeye çalışılmaktadır.

Böylesi boz bulanık bir ortamda ülkenin kaderini değiştirecek düzeyde önemli bir referandum, meşruluğu tartışmalı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Şimdi bu referandum sonrası yapılacak ilk büyük seçimlere yine olağanüstü hukuksuz bir ortamda, baskın bir seçim kararıyla gidiyoruz. Sizlere buradan bir hatırlatma yapmak isterim. Bu coğrafyada Kürtlerin yaşadığı bölgeler 1925-1950 yılları arasında OHAL uygulamaları ile yönetildi. 1978’den 2002 yılına kadar 24 yıl yine aynı Kürt bölgelerinde yaşam olağanüstü yönetim düzeninin gölgesinde devam etti.

Son 2 yılı da sayacak olursak yarım aşırı aşkın süredir Kürtlerin yaşadıkları topraklarda olağan bir yönetim hüküm sürmemiştir. Kürtler, hukuk ile, adalet ile, eşit yurttaşlık hakları ile hasbıhal olmamıştır. Bütün bunlara rağmen tarihi emsalde bir mücadele ile Kürtler seçmiş partileri kapatılmıştır. Kürtlerin seçmiş olduğu milletvekilleri tutuklanmıştır, kurşunlanmıştır, yumruklanmıştır.

Kürtler seçmiş olduğu, milletvekillerinin vekillikleri düşürülmüştür! Yani Kürdün iradesi 5 gün öncesinde yine gösterilmek üzere Parlamento’dan atılmış, Kürtlere mücadele alanı olarak Parlamento’nun dışı gösterilmiştir.  Ben bu vesileyle bu önemli günde buradan tekrar önemle beyan ediyorum. Bizler bu topraklarda ezelinden beri hep vardık, hep var olacağız. Ne dilimiz, ne rengimiz, ne kültürümüz ve ne de irademiz hiç kimsenin, hiçbir zümrenin icazetine ve buyurganlığına tabi değildir! Bizler bütün değerlerimiz ve varlığımızla bu topraklarda nefes alan hiçbir aidiyetten ne üstünüz ne de aşağıyız! Ne daha fazla ne de daha az değerliyiz! Dilimiz en az Türkçe kadar kıymetli, varlığımız en az Türkler kadar gerekli, siyasi temsiliyetimiz en az bütün diğer siyasi partiler kadar haktır! Bundan gayrı söz ve uygulama faşizmdir. Dün Çanakkale’de şehit olan Kürtlerin bugün iradesini yok saymaya hiç kimsenin hakkı da yoktur, haddi de! Ve bu zihniyet bugün olmazsa yarın er ya da geç mahkûm olmaya mecburdur!

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

Sözlerimi rahmetli Yılmaz Güney’in şu sözleriyle noktalamak istiyorum: “Arkadaşlar dışarıda bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın! Herkese söyleyin yarın ışıklar kesilebilir. Ne yapacaksınız?”

Demokrat Haber/Ankara

Güncelleme Tarihi: 24 Nisan 2018, 09:08

Sen değilsen kim? Şimdi değilse ne zaman?
Demokrat Haber'e Patreon'dan şimdi destek ol, bağımsız, özgür ve alternatif bir medya girişiminde tuzun olsun: patreon.com/demokrathaber

YORUM EKLE