Beştaş: İnfaz paketi aynı zamanda toplu katliama imza atmaktır

Beştaş, Meclis'te basın toplantısı düzenleyerek AKP ve MHP tarafından hazırlanan İnfaz Yasa Tasarısını değerlendirdi

Beştaş: İnfaz paketi aynı zamanda toplu katliama imza atmaktır

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla gündeme dair değerlendirmelerde bulundu.

Hazırlanan infaz yasasını eleştiren Beştaş, düzenlemenin halkta hayal kırklığı yaşattığını ve kaygıları büyüttüğünü söyledi.

Koronavirüs nedeniyle vaka sayısının her geçen gün arttığını belirten Beştaş, “Gerçekten pandemi ilan edilmeseydi, belki Türkiye’de vaka bile açıklanmayacaktı. Çünkü Türkiye pandemi ilan edilmeden önce sanki koronavirüsü hiç gelmeyecek, hiç etkili olmayacak gibi bir ruh hali hakimdi. Ama şimdi tam bir kaotik ruh hali içindeyiz” dedi.

İnfaz paketi aynı zamanda toplu katliama imza atmaktır” diyen  Beştaş, “Biz cezaevlerini boşaltın dedik, onlar infaz koruma memurlarını ve görevlileri içeride tutmaya karar verdiler. Bu kadar halk aleyhine, insan ve yaşam aleyhine bir politika olabilir. Peki bugüne kadar virüsten etkilenmediklerini kim garanti edecek? Yüzlerce görevli bugüne kadar dışarı gidip geliyordu zaten. Kapmışlarsa kapmışlardır... Bu yönüyle infaz yasa taslağının kabul edilebilir bir yönü bizim açımızdan yoktur. İnfaz paketi aynı zamanda toplu katliama imza atmaktır. İçeride her an herkese Korona Virüs bulaşabilir” ifadelerini kullandı.

HDP Grup Başkanvekili Meral Beştaş, tasarıya sert eleştirilerde bulunarak şunları söyledi:

Tabii ki ilk gündemimiz Korona Virüs. Her gün yeni bir gelişme yaşıyoruz ve bu gelişmeler bir öncekini egale ediyor, sürekli gündem değişiyor Korona virüs ile bağlantılı olarak. Maalesef halkta her geçen gün iktidarın pratiği, uygulamaları ve süreci yönetme biçimine dair hayal kırıklıkları ve kaygılar büyüyor. Adeta içinde bulunduğumuz bu kaotik iklimin idrakine daha varamadan her gün ölüm sayılarının, vaka sayılarının arttığına tanıklık ediyoruz. 

‘KORONANIN YAYILMA HIZI KONUSUNDA TÜRKİYE DÜNYADA NEREDEYSE BİRİNCİ SIRADA’

Evet gerçekten pandemi ilan edilmeseydi belki Türkiye’de vaka bile açıklanmayacaktı. Çünkü Türkiye pandemi ilan edilmeden önce sanki Korona Virüsü hiç Türkiye’ye gelmeyecek, buraya hiç etkisi olmayacak, bizim topluma yansımayacak gibi bir ruh hali içindeydi, ama şimdi bir kaosun tam ortasındayız.

Diğer ülkeler çok farklı önlemlerle sosyal devlet olmanın gereklerini yerine getirmeye çalışıyor, buna ilişkin çok sayıda örnek var. Almanya’dan tutalım diğer ülkelere kadar geniş bir zincir. Ancak bizde belirsizlikler git gide büyüyor ve belirsizlikler içinde yuvarlanmaya devam ediyoruz.

Evet, maalesef Türkiye’de ölümlerin yayılma hızı, Koronanın bulaşma hızı neredeyse yapılan istatistiklere göre dünyada birinci sıraya yaklaşmak üzere.

Yani hız dünyada diğer ülkelerden çok çok önde. Bu konudaki istatistikler açıklanıyor ve bu sadece kamuoyuna açıklanan veriler ile ilgili. Bir de kamuoyuna açıklanmayan veriler var; gerçek verilerin açıklanmadığını çok iyi biliyoruz. Çünkü hiçbir şey şey şeffaf ilerlemiyor.

‘İKTİDARIN AÇIKLADIĞI VERİLER ANCAK 10 İLE ÇARPILDIĞINDA GERÇEK VERİLERE ULAŞILABİLİR’

Mezarlıklara defin için gidenler durumun hiç de iç açıcı olmadığını defaten ifade ediyorlar ve birçok başka ölüm nedeni verilere, kayıtlara yansıyor.

Korona nedeniyle yaşanan ölümlerin birçoğu maalesef verilere yansımıyor. Test sayısı hala çok az. Bu nedenle veriler gerçeği yansıtmıyor, sadece yapılan testlerden ortaya çıkan verilerden dolayı bunları söylüyoruz.

Bilim Kurulu üyeleri dahi Bakanlıkça açıklanan sayıların 10 ile çarpılması halinde ancak gerçek verilere ulaşılabileceğini söylüyorlar. Durum bu denli vahimken iktidardan gelen öneriler, açıklamalar sermayederlerin işlerinin güvenliğini sağlamak, onlara kolaylık sağlamak yönünde.

‘DEVLETİN HALKI SAHİPLENMESİ GEREKİRKEN TERSTEN BİR SÜREÇ İŞLETİLİYOR’

Uzmanlar geç kaldığımızı söylüyorlar evet, geç kaldık. Eğer böyle devam ederse yaşanacak ölümleri tahmin bile edemeyeceğiz. O nedenle durum çok vahim. Geldiğimiz aşamada, sosyal devlet olma ilkesi gereğince devletin halkı koruması gerekiyor.

Devletin halkın ekonomik ihtiyaçlarını, sosyal, sağlık, toplumsal alandaki ihtiyaçlarını sağlaması gerekirken şimdi ne oldu halkın devleti sahiplenmesi istendi. Tersten işleyen bir tablo ile karşı karşıyayız maalesef.

‘SALGIN SÜRECİNİN BAŞINDA YAPILAN DOLANDIRICILIKLARIN MALİYETİ İNSAN HAYATI’

İlk başta yapılan hatalar var; ülkeye girişler yasaklanmadı, önlemler alınmadı. Umreden dönenlerin karantinaya alınması sağlanmadı. Havaalanlarında umreden dönenlere parasetamol verildiğini biliyoruz. Bu yaygın bir şekilde kamuoyuna da yansıdı.

Ateşin düşük gösterilmesi ile sanki virüs kapılmamış gibi bir tablo yansıtıldı. Bu tam olarak bir dolandırıcılıktır ve bu dolandırıcılığın maliyeti insan hayatıdır.

Bunun ne kadar vahim olduğunu söylememe gerek yok. Umreden dönenler dünyanın dört bir yanına dağıldılar ve bu virüsün yayılma riski asla düşünülmedi.

‘KORONAYA RAĞMEN İKTİDARIN BEKASI İÇİN SURİYE SAVAŞI SÜRDÜRÜLÜYOR’

Milletvekillerini saymıyorum bile. Çünkü geçen hafta bizimle ilgili bir tartışma yansıdı. Bunun gerçeği yansıtmadığını söylemek isterim. Cumhurbaşkanı ve birçok milletvekilinin yurtdışından dönüşte hiçbir kurala uymadığını hepimiz biliyoruz. Benim durumumla ilgili olarak gerekli tetkikler yapılmıştı ama bunu kamuoyunun gündemini meşgul etmemek için ifade etme gereği duymadık.

Bu arada iktidarın bekası için yürütülen Suriye savaşı ve operasyonu da unutmayalım, biz unutmadık çünkü. Sınırlara gönderilen mültecilerin dramını unutmamamız gerekiyor.

Şimdi bu drama bir de Korona salgını eklendi, binlerce mülteci sınırdan geçti. Canını kurtarmak için başka sınırlara gitti.

Bu insanların Korona ile nasıl mücadele ettiğini, gerekli sağlık sisteminin sağlanıp sağlanmadığını bilmiyoruz. Çünkü veriler yansımıyor. Bir savaş uğruna Korona görmezden geliniyor, bir yangının orta yerinde kalakaldı Türkiye yurttaşları. 

‘ÇALIŞANLAR KORONADAN ÖLMEK İLE AÇLIKTAN ÖLMEK ARASINDA FECİ BİR TERCİHE ZORLANIYOR’

Evet şimdi evde kal çağrıları yapılıyor, halk uyarılıyor ama iktidar üretim devam etmeli diyor, Bilim Kurulu’nun uyarılarının tam aksini söylüyor. Üretim niçin devam edecek? Sermayedarlar, iş insanları zarar etmesin diye.

Peki halk ne yapacak? Burada çok önemli bir sınır var. Açlıktan ölmekle Koronadan ölmek arasında feci bir tercihe zorlanıyorlar. Ya çalışacak Koronadan ölme riskini göze alacak ya da çalışmayacak tersinden açlıktan ölme riski ile karşı karşıya kalacak.

Bu kadar vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Almanya, Fransa, ABD ve daha birçok ülke hangi önlemleri alıyor? İnsanlar yeter ki sokağa çıkmasın diye fonlar oluşturuluyor, ekonomik güvenceler sağlanıyor. Türkiye’de ise halka sunulan tek şey IBAN numarası. IBAN numarası sunuldu.

‘İNSANLAR SARAY’IN MALİYETİNİ KARŞILAMAK İÇİN GECE GÜNDÜZ İŞE GİDİYOR’

Cumhurbaşkanı 7 aylık maaşını bağışladığını açıkladı, ülkeye olan maliyetini ise tartışmaya bile gerek yok bence. Saray’in maliyeti; Saray’ın gece gündüz yanan ışıklarının maliyeti, özel uçaklar, makam arabaları, ejder meyveleri, yazlık saraylar ve daha bilimum gider kalemleri kimin kesesinden gidiyor, halkın kesesinden.

İnsanlar Saray'ın maliyetini karşılamak için evde kalamıyor, her sabah işe gidiyor. İşe giden eve geliyor, evdeki ailesini riske atıyor ve hastalandıklarında tedavi olmak için bir sağlık sigortaları bile yok.

BİR ÇAĞRIMIZ VAR: ÖRTÜLÜ ÖDENEĞİ, SAVUNMA BÜTÇESİNİ VİRÜSLE MÜCADELEDE KULLANIN

Bu yönüyle bir çağrımız var: Halka IBAN numaraları dağıtmak yerine, işçileri ölüme terk etmek yerine, ücretli izin vermemek yerine bu mesele ile başa çıkmamızın bir yolu var. Öncelikle bir kere örtülü ödeneğin bu mesele ile mücadelede kullanılacağını açıklayın. Virüsle mücadelede örtülü ödenek kullanılmayacaksa ne zaman kullanılacak?

Bu dönem Cumhurbaşkanlığı bütçesinin yüzde 30 oranında artırıldığını bilgi olarak vermek istiyorum. Başka bir bütçe ne? Savunma bütçesi. Savunma bütçesini halkın sağlığını korumak için kullanmak durumundalar. Diyanet bütçesinin ne kadar büyük olduğunu biliyoruz, nasıl bir şatafat için kullanıldığını biliyoruz.

‘YAŞLILARI ÖLÜMÜN VE KÖTÜLÜĞÜN ÖZNESİ GİBİ YANSITTILAR’

Evet işsizler ve yoksullar için, yoksulluk ve sağlık harcamaları için bu kaynaklar kullanılırsa, Türkiye en az bir yıl bu meseleyi IBAN numarasız, halka yüklemeden, diğer kolaylıkları sağlayarak çözebilir. Evet şimdi buna ilişkin gerçekten ayrımcılık ve kutuplaştırmanın da hangi boyutlara geldiğini ifade etmek isterim.

Şimdi yaşlılar öyle bir özne haline getirildiler ki, ayrımcılığın öznesi, kötülüğün öznesi. Herkes şöyle bir duyguya kapıldı, yaşlıların ölümü meşru, çünkü Sağlık Bakanı son 3 gün hariç, hep ölenlerin yaşlı olduğunu adeta kırmızı kalemle altını çizerek ifade ediyordu. Bu onur kırıcıdır.

Bu kabul edilemez bir tablo. Bir kere bu Korona Virüsü yaşlılık hastalığı değil, yaşlılar bu virüsü yaymıyor. Yani yaşlıların hayatını kaybetmesi sonuçta bilimsel sağlık verileriyle ilgili bir durum. Bu konuda da ciddi bir kutuplaştırmanın ve ayrımcılığın yaratıldığını ve bunu HDP olarak kabul edemeyeceğimizi belirtmek istiyorum.

Evet Korona bir yaşlılık hastalığı değildir, bunu önemle ve tekrar tekrar paylaşmak istiyorum. İktidar politikasıyla bu hale getirildi.

‘YAŞAMI DEĞİL ÖLÜMÜ ÖNCELEYEN BİR İKTİDAR POLİTİKASIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Ve bu meselede iktidarın temel bir politikası var. Yaşamı değil ölümü önceleyen, ölümü önemsemeyen bir iktidarla baş başayız. Ne oluyor, iş cinayetleri oluyor maalesef her gün. İşçiler iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Ne diyorlar fıtratında, yani doğasında var. Cinayetlerden ziyade iş kazalarında insanlar ölür.

Kadınlar ölüyor her gün zaten Cumhurbaşkanı en üst perdeden 'kadın ve erkek eşit değil' dediği için bunu meşrulaştırıyor. Siviller ölüyor, öldürülüyor. Roboski'den 10 Ekim’e daha birçok olayda ne deniyor onlar terörist deniyor. Rahatlıkla sivil insanlar; 7 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki insana kadar terörist ilan edilebiliyor.

‘ÖLÜM NORMALLEŞİRİLİYOR, TOPLUMA KANIKSATIRILIYOR’

Bu durumda ölümün normalleştirildiği bir ortam yaratılıyor, virüs salgınında da bu böyle. Gitgide bunu normalleştiren önlem almayan bir iktidar realitesiyle ile karşı karşıyayız. İnsanı ve yaşamı katiyen gözardı ediyorlar. Bu bir bakış açısı tabii. Dün MHP Genel Başkanı 'her gün trafik kazasında 20 kişi ölüyor niye büyütüyorsunuz' diyor. Bu dil bile virüs salgınıyla mücadelede ciddi bir handikaptır ve bunu önlememenin gerekçesi haline getiriliyor.

Ölüm adeta halka, topluma kanıksattırılmaya çalışıyor. Bize kanıksayın diyorlar. 82 milyona ölümü kanıksayın. Kadın öldürülmüşse normal. İş kazası olmuşsa normal, çocuk panzer altında kalmışsa normal, 34 kişi Roboski’de bombalarla öldürülmüşse normal, 10 Ekim’de 102 kişi IŞİD bombacıları tarafından öldürülmüşse normal.

Şimdi de virüs salgını sebebiyle her gün 40-50 kişi ölüyor bu da normal diyor. Hayır normal değil. Bu toplumsal psikoloji açısından çok vahim durumlar yaratacak.

‘BİZ ÖLÜM SİYASETİ KARŞISINDA YAŞAM SİYASETİ GÜDÜYORUZ’

İlerleyen günlerde Türkiye’nin toplum sağlığı, psikolojik ve ruh sağlığının ne kadar bozulacağını hepimiz biliyoruz. Biz ölüm ve ölümü kanıksatma siyaseti karşısında yaşam siyasetini sürdürüyoruz. HDP olarak gerçekten yaşatmak için her türlü çabamızı en üst derecede göstermeye devam edeceğiz. Yaşamla yaşatmayı öne çıkarmak dışında bir seçeneğimiz yok. Bu salgın karşısında ölümü kanıksatma siyaseti karşısında biz yaşama sahip çıkacağız.

‘BUGÜN IBAN NUMARASI VERENLER YARIN KORONA VERGİSİ GETİRİRSE ŞAŞIRMAYIZ’

Onların ‘ölen ölür kalan sağlar bizimdir’ siyasetini reddediyoruz. Bugün bu kapsamda ne yaptılar IBAN numarası verenler yarın Korona vergisi çıkarırlarsa maalesef hiç şaşırmayacak bir noktadayız. Umarım çıkarmazlar, umarım yanılırız ama bu gidişle o da olacak.

‘İNSANLIĞIN BAŞINA GELEN BİR FELAKETİ ALLAH’IN LÜTFUNA ÇEVİRMEYE ÇALIŞIYORLAR’

Şimdi size çok vahim bir durumu da izah etmek istiyorum. Elimde bir gazete manşeti var, bu gazete manşetine göre AKP’nin bu virüsten nasıl faydalandığını göstermek için aslında benim hiçbir şey söylememe gerek yok.

Şubat tarihinde, 11-15 Şubat tarihi arası olması lazım. Şöyle bir manşet: “Dünyayı vuran virüs Türkiye’ye yarıyor”. Yandaş medya bunu söylüyor. Yani dünyayla dayanışmak gerekirken, dünya halklarıyla kaynakları paylaşmak gerekirken, Türkiye’yi korumak gerekirken, yurttaşları korumak gerekirken, nasıl kar sağlarızın hesabını yapmışlar. Ne demişler? "Koronadan olumlu etkilenecek tek ülkenin Türkiye olduğu belirtildi.

Mobilyacılar en az 1 milyon dolarlık ek ihracat beklerken, Çin’e gidecek alım heyetleri de rotayı Türkiye'ye çevirdi". Nedir bunun adı söylemek bile istemiyorum. Virüsün Türkiye'ye yaradığını söylüyorlar.

Niye, daha fazla para, ticaret yolsuzluk ve yandaşlarını daha çok zenginleştirmenin aracı haline getirmeye çalışıyorlar. Neredeyse insanlığın başına gelen bir felaketi Allah’ın lütfu sayacaklar. Aslında neredeyse dememe gerek yok, Allah’ın lütfu saymışlar zaten. Bunu Allah’ın lütfuna çevirmeye çalışıyorlar.

‘BU İKTİDAR YURTTAŞIN ÖLÜMÜNÜ UMURSAMIYOR, YAŞAMASI İÇİN HİÇBİR ŞEY YAPMIYOR’

İşte bu kadar siyasi etikten yoksun bir anlayışla karşı karşıyayız. Bunu Türkiye halklarının bilme hakkı var. Bu nedenle biz halka bir kez daha anlatıyoruz; bu iktidar sizin ölümünüzü umursamıyor, sizin yaşamınız için hiçbir şey yapmıyor. Ama biz bunun karşısında çalışmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

‘VİRÜSÜN PEŞİNE DÜŞMÜYOR, HALKIN PEŞİNE DÜŞÜYORLAR’

Bir başka başlık daha var Korona dışında. Biliyorsunuz, test kitlerinin yetersizliği konusunu dünya alem biliyor. Türkiye’de test sayısı yavaşlatılarak, rakamlar gizlenerek, vaka sayısı az gösterilerek, mücadele de aksatılıyor. Halktan gizlenen bir tablo var. Bunun yanında İçişleri Bakanı ne yapıyor? Virüsün peşine düşmüyor, halkın peşine düşüyorlar. Ne yapıyorlar, bunu anlatmakta çok zorlanıyorum.

Hatırlarsınız tır şoförü şunu söyledi: ‘Bizi virüs değil sizin düzeniniz öldürür’. Hemen gözaltına aldılar. Sonra açıklama yaptı dedi ki beni işten attılar galiba çünkü işe çağrılmamış. Dün de bir hashtag çalışması vardı, #zırnıkyok diyen bir yurttaş gözaltına alındı. Gazeteciler gözaltına alınıyor, soruşturmalar sürüyor.

‘İÇİŞLERİ BAKANLIĞI 'KİMİ GÖZALTINA ALIRIM, KİMİ TUTUKLARIM' DEMEK YERİNE SALGINLA MÜCADELE ETMELİDİR’

Bu arada kayyım atandı. Kayyım atanmasıyla beraber gözaltılar devam ettirildi. İçişleri Bakanı da bir kit merkezi kurmuş. Vatandaşın peşine düşmüş ve kendi merkezini ayrı işletiyor. Sanki salgınla mücadele iyi yapılıyormuş da iktidarı korumamız gerekiyormuş gibi. Hayır, bu eleştiriler demokratik bir ülkede olmak zorunda. İçişleri Bakanı kimi gözaltına alırım, kimi tutuklarım, hangi belediyeye kayyım atarım diye düşünmek yerine virüsle mücadele konusunda kendi iktidarıyla bir mücadele yürütmek zorundadır. Bu arada ne oldu, IBAN dağıttılar, Kanal İstanbul rant ihalesini yaptılar, kayyım atadılar ve şu anda bir kararname ile korunan alanlar Cumhurbaşkanlığına bağlandı. Yeni rant alanları yaratılıyor. Meclis'te dernek üyelerini fişleme yasası geçti.

‘ÇABANIZ NAFİLEDİR, BU VİRÜS SİZE DE YARAMAYACAK’

Dün yansıdı biliyorsunuz; HDP’nin yardımları engelleniyordu şimdi de Ankara ve İstanbul Belediyelerinin hesapları bloke edildi, yardımları engeleniyor. Ve virüsü AKP’ye bu şekilde yararlı bir hale getirmeye çalışıyorlar. Bu virüs size de yaramayacak, insanlık ailesine de yaramayacak bu çabanız nafiledir. Yaşam ve yaşatma siyaseti kazanacaktır.

‘AKP, İNFAZ YASASINI İNSANLARI İNFAZ ETME YASASINA DÖNÜŞTÜRDÜ’

Dün infaz paketi açıklandı. İnfaz paketini tek cümle ile özetlemek gerekirse; infaz yasasını infaza dönüştürdüler. Bu AKP artık infaz yasası derken insanları infaz etme yasasını dönüştürmüş vaziyettedir. Bu hem içerdeki mahpusların infazıdır hem de evrensel eşitlik ilkesine, herkesin yasalar önünde eşit olması ilkesine uyulmadığı için hukukun infazıdır. Şimdi bu dönemde bile, Korona salgını döneminde bile ne var karşımızda, bir nefret var, düşman hukuku var. Salgın döneminde bile bundan vazgeçmeyen bir kararlılık var. Örgütlü bir kötülük hali var, bu öylesine bir kötülük değildir.

‘KORONAVİRÜS CEZAEVLERİNE DE BULAŞTI’

Bu yasa, insanları cezaevinde ölüme terk etmek anlamına geliyor. Cezaevlerinden yüzlerce telefon alıyoruz; 288 bin can var. Şu ana kadar biz cezaevlerini koruyoruz diyorlar ama korumuyorlar. Dün bir vaka çıktı. Korona cezaevlerine bulaştı. Tarsus ve Mardin Cezaevlerinin resmi olarak karantina altına alınması gerekiyor. Çünkü Nalan Özaydın bizim Mazıdağı Belediye Eşbaşkanımız; Korona virüs şüphesiyle Tarsus’tan Mardin’e nakledildi. Mardin’de hastaneye yatırıldı. Dün kendisi tahliye edildi ama Mardin ve Tarsuslu mahkumlar ne durumda? Onlar virüse karşı hangi korumadan yararlanıyor, bunu da bilmiyoruz. Biraz önce haber geldi: Elazığ Cezaevi’nin karantinaya alındığına ilişkin haberler var. Yine Kırşehir E Tipi Cezaevine, Şakran Cezaevine ilişkin bu tür haberler var.

‘İNFAZ PAKETİ AYNI ZAMANDA TOPLU KATLİAMA İMZA ATMAKTIR’

Biz cezaevlerini boşaltın dedik, onlar infaz koruma memurlarını ve görevlileri içeride tutmaya karar verdiler. Bu kadar halk aleyhine, insan ve yaşam aleyhine bir politika olabilir. Peki bugüne kadar virüsten etkilenmediklerini kim garanti edecek? Yüzlerce görevli bugüne kadar dışarı gidip geliyordu zaten. Kapmışlarsa kapmışlardır... Bu yönüyle infaz yasa taslağının kabul edilebilir bir yönü bizim açımızdan yoktur. İnfaz paketi aynı zamanda toplu katliama imza atmaktır. İçeride her an herkese Korona Virüs bulaşabilir.

‘HASTA VE YAŞLILARDA BİLE SUÇ AYRIMI YAPAN BİR DÜŞMAN HUKUKU MİMARIYLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Hasta ve yaşlıları söylemek bile gerekmiyor, yüksek risk grubundalar. Hasta ve yaşlılarda bile suç ayrımı yapan bir zihniyet ile, bir düşman hukuk mimarıyla karşı karşıyayız. Evet, her daim krizleri fırsata çevirmeye çalışan mahir ruhlu bir iktidar var ama bu sizin lehinize dönüşmeyecek. Bu toplu katliama imza atan herkes bunun mimarı ve sorumlusu olacaktır. Bir an önce cezaevlerinin boşalması gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü pandemi ilan ettikten sonra İran ve İtalya ilk olarak cezaevlerini boşaltan ülkeler oldu. Çünkü tehlike çok büyük.

BM, İHYK iki defa acil çağrı yaptı, cezaevlerini boşaltın diye. Buna da kulak tıkayan bir iktidar gerçekliği ile karşı karşıyayız. Adalet Bakanlığı önce bir sorun yok, ateş ölçerler var, tedbirler alınıyor dedi, ziyaretçi yasağı ilan edildi, infaz koruma memurları içeri kapatıldı. Peki nedir içeridekilerin olanakları? Hiçbir olanakları yok. Ailelerin bize söylediğine göre dezenfektanın fiyatı 45 lira. Gerçek fiyatı sanıyorum en fazla 10 lira. Yani 4-5 katı bir fiyata mahkumlara satılmaya çalışıyor.

‘İL DIŞINA ÇIKMAK BİLE YASAKKEN, MAHPUSLARIN NASIL KAÇMA ŞÜPHESİ OLUR?’

Şu anda hepimiz bir ev hapsindeyiz, aynı zamanda yurt dışına çıkış yasakları var, iller arası seyahat izne bağlandı. Rize’de Karadenizde birçok merkez karantiya alındı. Bu tutuklu ve hükümlüler çıkarsa, gerçekten kaçma iradelerinin olmadığını iddia ediyoruz, özellikle siyasi mahpusların. Diyelim ki birilerinin kaçma düşüncesi olabilir? Kaçabilirler mi, mümkün mü?

Yani ülke dışına çıkmak yasak, il dışına çıkmak yasak, yeri gelince evinin dışına çıkmak yasak. Peki bu insanlar neden evinde kalamasın? Yani ev hapsindeyken bütün ülke, bu çağrılar yapılırken neden 300 bin insanı kapalı kapılar ardında korunaksız biçimde kendi kaderlerine ölüme terk ediyorsunuz? Bunu çok yüksek bir sesle söylemek istiyoruz.

‘İNFAZ YASASI BU HALİYLE ÇIKARSA, BU KANUNU TANIMAYACAĞIMIZI SÖYLÜYORUZ’

Yoksa iktidar bu 300 bin insanın hayatını gözden mi çıkardı? Böyle bir kararları mı var? Böyle bir toplu katliama imza atmak için böyle bir iradeleri mi var? Bunu bilmek hakkımız. Tweet atanlar, siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler cezaevinde. Bunların da behemehal, ayrım yapılmadan kesinlikle infaz indirimi yapılıyorsa ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır. Aksi halde eğer bu kaos ortamında yasa bu haliyle çıkarsa, bu kanunu tanımıyoruz ve iktidarı bu işin sorumlusu olarak gördüğümüzü belirtiyoruz.

‘TAHİR ELÇİ CİNAYETİ HAKKINDA 4 YIL VE 4 AYIN ARDINDAN UCUBE BİR İDDİANAME ÇIKTI’

Son sözlerim Tahir Elçi’ye ilişkin. Bu kaotik ortamda maalesef tartışılamadı, iktidarın kayyım darbesi, insanların can kaygısı, Kanal İstanbul projeleri basında da doğal olarak bazı haberlerin kaybolmasına sebep oluyor. 2015 yılında, kameralar önünde hayatını kaybeden Tahir Elçi’nin cinayetine ilişkin bir dava açıldı. 28 Kasım’da katledilmişti, Diyarbakır Baro Başkanıydı. 4 yıl 4 ay süren bir soruşturma sonucunda öyle ucube bir iddianame çıktı ki gerçekten hukuken bunu izah etmek mümkün değil. Polislerden hangisinin Elçi’nin ölümünden sorumlu olduğunu tespit etmek mümkün değil demiş savcılık. Polislerin kuvvetli suç şüphesi altında olduklarını söylemiş, biz 4 yıldır söylüyorduk bunu. Bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermekten 3 polis hakkında 2 yıl ila 6 yıl arasında hapis cezası isteniyor.

‘HEM POLİSLERİN HEM ELÇİ’NİN ÖLÜMÜNÜN TEK İDDİANAMEDE OLMASI FAİLLERİ AKLAMA HAMLESİDİR’

Ayrıca örgüt mensubu olduğu ifade edilen Uğur Yakışır için de 2 polisi öldürmek ve Elçi’yi kasten öldürmekten ceza isteniyor. Hukuk tekniği açısında böyle bir iddianame olamaz. 3 polis bu işten sorumludur, örgüt üyesi sorumludur demek davayı istemeden açtım, mecbur kaldım açmaya anlamına gelmektedir. Kimse demesin Tahir Elçi cinayetinin üstü örtülüyor. Tam da bu sebeple üstünü örtüyorsunuz zaten. Yasak savar niteliğinde bir dava açıldı. Ben bu konuda çok sayıda önerge verdim, tatmin edici hiçbir cevap alamadım. Sadece bu dava açıldı, davanın ayrıntılarını açıklayacak zamanımız yok. Ama bu iki olayın hem polislerin ölümünün, hem Elçi’nin ölümünün tek bir iddianame değerlendirilmesi failleri aklama hamlesidir. Başka hiçbir açıklama bu niyeti izah edemez.

Tahir, bütün hayatını cezasızlıkla mücadeleye, insan haklarına adayan bir arkadaşımdı. Şimdi aynı akibet kendi davasında da uygulamak isteniyor. Biz arkadaşları olarak, haktan adaletten yana olanlar olarak Tahir’e verdiğimiz sözle davasının cezasız kalmaması için var gücümüzle mücadele etmeye devam edeceğiz.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER