'Kansere önlem alınsın' dedi ‘terör’den soruşturuldu

Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık'ın “Mutfaktaki Kimyacı” kitabı raflardaki yerini aldı

'Kansere önlem alınsın' dedi ‘terör’den soruşturuldu

"Ergene ve Dilovası'nda Yapılan Kanser Araştırması Sonuçları Neden Açıklanmıyor?” başlıklı yazılar yazan Bülent Şık, “Kanserin görüldüğü yerlerde önlem alınsın” dediği için terör savcılığı tarafından soruşturulduğunu belirtiyor. 

Akdeniz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’nde öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık, 22 Kasım 2016'da çıkarılan 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmış ancak akademik üretimlerine ara vermeden devam etmişti. 

O üretimlerden biri olan ve yayımlanmış makalelerin yanında daha önce yayımlanmamış yazılarının da yer aldığı “Mutfaktaki Kimyacı” kitabı raflardaki yerini aldı.

Gıda güvenliği ile devlet şiddeti arasındaki bağlantılara dikkat çeken Şık, çocuk obezitesi konusunda da anne-babalara pratik öneriler veriyor. Gündemimizi uzun süredir işgal eden iklim krizi ve iklim değişikliğinin hayatımıza ve mutfağımıza etkileri, yediğimiz gıda maddelerindeki kanser yapıcı etkenler, GDO’lu yiyecekler ve daha çok sayıda konu Şık’ın kitabında yer alıyor. 

Topraktan, ürün yetiştirmeden başlayan sofralara kadar uzanan bir sürece siyasal iradenin karar verdiğini belirten Şık, “Dolayısıyla bir adım daha atıp gıda güvenliği ve güvencesini sağlamanın kamusal refah ve çıkarları öne alan bir yaklaşımla ya da siyasal programla yapılabileceğini savunmak da gerekir ki bunun adı da gıda egemenliği olur” diyor. 

Şık'ın Artı Gerçek'ten Rıfat Doğan'ın sorularına verdiği yanıtların bir kısmı şöyle

“Mutfaktaki Kimyacı” adlı kitabınızda devlet şiddeti ile gıda güvenliği arasındaki bağlantılara dikkat çektiğinizi belirtiyorsunuz? İlk bakışta ne ilgisi var diyorsunuz ama siz nasıl bir bağlantı olduğunu düşünüyorsunuz?  

Gıda güvenliği gıdalardaki insan sağlığına zarar verecek fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenleri kontrol atına alma, elimine etme ya da zararsız kılma ile ilgili faaliyetler bütünüdür. Topraktan, ürün yetiştirmeden başlayan sofralara kadar uzanan bir süreçtir. Bu süreç içinde yer alan pek çok kişi ve kurum var: Çiftçiler, üreticiler, tarım işçileri, nakliye ve perakende sektörü, şirketler ve kamu kurumları gibi. Bütün bu sürece yön veren, çerçeveyi çizen ana belirleyici ise siyasal iradedir. Bir ülkede mevcut siyasal iradenin nasıl teşekkül ettiği, kamusal politikaları nasıl oluşturduğu, hangi konulara öncelik verdiği gıda güvenliğini sağlamaya yönelik faaliyetlerini de şekillendirecektir. Burada bir parantez açıp gıda güvenliği konusunun gıda güvencesine bağlı olduğunu ve hem güvenlik ve hem de güvence ile ilgili yaklaşımlarımızın gıda egemenliği hareketi içinde sağlıklı bir çerçeveye kavuşabileceğine inandığımı belirtmeliyim. 

Gıda güvenliğini sağlamak için öncelikle gıda güvencesini sağlamak gerekli. Gıda güvencesi bir toplumun kendine yeter gıdayı kendi imkânları ile üretebilme kapasitesine gönderme yapan bir kavramdır. Ama gıda güvencesini kendi imkânlarımızı kullanarak ama gayet kapitalize yöntemlerle yani nasıl desem; yani bireysel mülkiyetin ve şirketlerin önünü açarak, kolektif mülkiyeti ve müşterekleri tahrip ederek de yapabiliriz. Dolayısıyla bir adım daha atıp gıda güvenliği ve güvencesini sağlamanın kamusal refah ve çıkarları öne alan bir yaklaşımla ya da siyasal programla yapılabileceğini savunmak da gerekir ki bunun adı da gıda egemenliği olur. Özetle gıda güvenliği dediğimiz ve en temelde kamu sağlığını korumakla ilgili olan faaliyetler bütünü bir siyasal atmosferde vücut bulur. Siyasal atmosfer şiddete, yolsuzluğa, kamu refahını tahrip eden politikalara ne kadar gömülmüşse gıda güvenliğini sağlayacak politikalardan da o ölçüde uzaklaşırız. Kitaptaki çeşitli yazılarda örneğin “Doğuda Bir Köy” yazısında ya da “Bebek mamaları ve GDO’lar” ile ilgili yazılarda bunları dile getirmeye çalıştım.

Kitabınızın önemli başlıklarından biri olan gıda güvenliği konusu Türkiye’de sizin gibi özenle çalışan bir kaç akademisyenin sayesinde gündeme geliyor. Gıda güvenliği nasıl sağlanacak?

Sanırım bir önceki soruya verdiğim yanıt bu soru için de geçerli diyebilirim. Ama bir ekleme yapabilirim. Mevcut siyasal iktidarın uyguladığı politikalarla bu sorun çözülemez. Aksine daha da büyüyecektir. Ama öte yandan muhalif konumda yer alan partilerin de bu konuya yeterince kafa yorduğunu düşünmüyorum. Yanlış anlaşılmamak için şöyle söyleyeyim: Muhalif partilerin tarım konusunda politikaları var; parti programlarında çeşitli hedefler ve politik öneriler yer alıyor tarım konusunda. Ama beslenme konusunda, nüfusun büyük bir çoğunluğunun kentlerde yaşadığını düşünürsek, kentli hayata sağlıklı gıda temininin nasıl sağlanacağı ya da çevre kirliliği ile gıda üretimi ve beslenme arasındaki ilişkilerin politik bir programa nasıl dönüştürüleceği konusunda tek satıra rastlayamazsınız. Ya da daha tekil bir sorunu ele alalım: ülkemizin en kritik sağlık sorunlarından biri olan ve yıldan yıla katlanarak büyüyen çocukluk çağı obezitesi sorununun nasıl çözüleceğine dair anlamlı, doğru düzgün bir bakış açısı yok muhalif partilerde. Oysa bu sorunların her biri iktidarın yıkıcı uygulamaların birer sonucudur ve kitlelere ulaşmak, mevcut gidişata bir alternatif oluşturabilmek için çeşitli imkânlar sunuyor. 

Amacım akıl vermek değil elbette; sadece politik bir imkâna işaret ediyorum ve o politik imkanın ete kemiğe büründürülebilmesi sorduğunuz sorunun da yanıt bir bakıma. Yani gıda güvenliğini sağlamanın yolu siyasal süreçlere müdahil olmaktan geçiyor ve bunu kitaptaki pek çok yazıda dile getirmeye çalıştım.  

“Çocuk gelişimini bozan kimyasal maddeler gıdalara nasıl bulaşıyor? Çocuklar neden bu kadar hızlı kilo alıyor? Çocukluk çağında görülen obezitenin gerçek nedenleri neler ve çözüm için ne yapılmalı?” gibi birçok soruya yanıt arıyorsunuz. Çocukları sağlıklı olmayan ürünlerden nasıl koruyacağız?

Çocuk gelişimini bozan kimyasal maddelerin pestisitler dışarıda bırakılırsa çok büyük bir çoğunluğu çevre kirliliğinin bir sonucu olarak gıdalara bulaşıyor. Çevre kirliliği en çok çocuk sağlığını olumsuz etkiliyor. Çocukların bu kadar hızlı kilo almasının en önemli nedeni ise abur cubur ya da ıvır zıvır gıda olarak nitelenebilecek şeker içeriği yüksek; besleyici öğe içermeyen binlerce işlenmiş gıda maddesinin bir çığ gibi her yeri kaplamasıdır. Alkolsüz-gazlı içecekler, şekerlemeler, çikolata barlar, gofretler v.s gibi binlerce ürün var ve fiyatı çok ucuz bu ürünlerin ve her yerde de ulaşmak mümkün. Çocukların yaşadığı çevreyi kuşatan bu ürünlere erişim engellenmediği sürece obezite ile mücadele etme programları başarısız olacak, göreceksiniz yıldan yıla artacak obezite oranları. Sorunun çözümü için kamu kurumları üzerinden yapılması gereken çok şey var. Okullardan, marketlere varana dek bu gıdalara erişimi azaltmak gerekiyor. Market rafları bile yeniden düzenlenmeli. 

Anne ve babalara bir büyük markete gidip 5-6 yaşında bir çocuğun boy hizasından ürün raflarına bakmalarını öneririm; çocukların gördüğü abur cubur ürünlerin bolluğu karşısında şaşıracaklardır. Çocukluk çağı obezitesi sorunu hakkındaki yazı kitaptaki en uzun yazı biliyorsunuz, aklıma gelen bazı kamusal önlemlere yer verdim o yazıda. Ama bireysel olarak da yapabileceğimiz şeyler var; örneğin anne ve babalara işlenmiş gıdaların şeker içeriğini nasıl değerlendirecekleri hakkında basit bir yöntem koydum kitaba ve o yöntemden yola çıkıp bir gıda maddesini alıp almama kararı vermeleri mümkün.

‘KANSERE ÖNLEM ALINSIN’ DEDİM TERÖR SAVCILIĞINDA SORUŞTURULDUM

Cumhuriyet’te "Ergene ve Dilovası'nda Yapılan Kanser Araştırması Sonuçları Neden Açıklanmıyor?” başlıklı seri yazılarınızda Ergene, Kocaeli Dilovası’nda gıda maddelerine karışan zehirli atıklar konusunu işlediğiniz için soruşturma açılmıştı. Devletin gizlediği bir konuyu kamuoyuyla paylaşmak suç sayılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? O soruşturmanın akıbeti ne oldu? 

Geçen ay soruşturmanın davaya dönüştüğü bilgisi geldi bana. Ama biraz tuhaf bir durum var ve tam anlayamadık henüz. Soruşturma ilk açıldığında basın savcılığı tarafından açılmıştı. Basın savcılığı bir iddianame yazarak bağlı olduğu mahkemeye göndermiş ama o mahkeme iddianameyi iade etmiş ve sonra aynı iddianame terör ve organize suçlar savcılığı tarafından yazılmış. Yani basın savcılığından terör savcılığına geçmiş dava. Terör suçlarına bakan savcı tarafından aynı iddianame bu kez başka bir mahkemeye gönderilmiş ve orada iddianame kabul edilmiş. Ergene Havzası'nda, Kocaeli’de ve Antalya’da kanser vakalarının çok görüldüğü illerde yapılan çalışmanın sonuçları dikkate alınarak önlem alınsın dediğim için terör savcılığınca soruşturuldum gibi görünüyor. Neden böyle bir şey yapıldığını henüz bilmiyoruz; adli tatil olduğu için dava süreci ile ilgili detayları öğrenemedik. Ama bir dava olacağı kesinleşti diyebilirim.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER