Özer Akdemir: Sistemi kökünden kazıyıp atacak harekete sahibiz

Özer Akdemir ile belgeseli, son kitabını, çevre gazetecisi olmanın zorluklarını, tecrübelerini ve filminin de gösterildiği BIFED’e bakışını konuştuk

Özer Akdemir: Sistemi kökünden kazıyıp atacak harekete sahibiz

BIFED RÖPORTAJLARI-1

MUSTAFA DERMANLI / BOZCAADA

20 senedir çevre gazeteciliği yapan Özer Akdemir ile Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED/Bozcaada International Festival of Ecological Documentary) için geldiği Bozcaada’da bir söyleşi gerçekleştirdik. Kısa süre önce çıkan kitabı “Doğa ve Direniş Öyküleri”nden de bahsettiğimiz röportajın asıl konusu ise Özer Akdemir’i adaya düşüren ve yönetmenliğini yaptığı “Yalnız Efe” filmiydi.

Sevgi Halime Özçelik ile birlikte çektikleri ve İzmir’de altın madenine karşı tek başına direnen Ahmet Karaçam’ın hikâyesinin anlatıldığı belgesel BIFED’de “Panorama” kuşağında Bozcaada’da gösterildi. Gösterim sonunda gerçekleşen soru-cevapta Özer Akdemir belgesel için, “İzmir'in Efemçukuru ile Çanakkale'nin Atikhisar'ı aynı, ikisi de kentin su havzası. Belgeselimizi izleyenler maden faaliyetlerinin yaratacağı tahribatı görebilirler. Tek başına da olsa direnmenin değerli olduğunu ve bir şeyleri değiştirdiğini anlatmak istedik” dedi.

Özer Akdemir ile belgeselini, son kitabını, çevre gazetecisi olmanın zorluklarını, tecrübelerini ve filminin de gösterildiği BIFED’e bakışını konuştuk.

Yalnız Efe filmi neyi anlatıyor?

Yalnız Efe, İzmir’in içme suyunu sağlayan havzadaki bir köy olan Efemçukuru’nda geçiyor. Bu köye birkaç kilometre ötede yapılmak istenen altın madenciliğine karşı mücadele eden tek köylü, keçi çobanı Ahmet Karaçam’ın hikâyesi. Yalnızlık ve efelik meselesi de bununla bağlantılı. Maden başlamadan önce köy aslında direngen bir köydü. Hükümetin izlediği politikalarla, devletin Acele Kamulaştırma Kararı sonrasında ve benzer gelişmeler sonrasında köylü direnişten vazgeçse de Ahmet abi bağını satmadı ve direndi. Biz, Yalnız Efe’de onun yaşamını aktarmak istedik. Bağı maden için çok stratejik bir noktada. Bağını elinden aldılar, dava açtı ve 10 yıl sürdü bu dava. Sonra davayı kazandı ama zorluklar ve ekonomik sıkıntılar yaşandığı bu dönemde maden firmasının o bağ için astronomik tekliflerlerine rağmen satmadı. Yalnız Efe tüm bu yaşananları anlatıyor.

‘EKOLOJİ MÜCADELESİNDE NASIL BAŞARILI OLUNACAĞININ İPUÇLARINI GERZE VERMİŞTİR’

20 yıldır gazetecilik yapıyorsun. Neredeyse tüm çevre mücadelelerini biliyorsun ve bileşenleri tanıyorsun. Zaman zaman mücadeleyi kazansak da, hevesimizin kırıldığı anlar da oluyor. Sence hata yaptığımız yerler nedir?

Ekoloji mücadeleleri içindeki en önemli kırılma Bergama köylü mücadelesidir. Bergama halkı yıllarca altın madenine direndi ama Bergama köylülerine karşı ortaya konulan o psikolojik harp dediğimiz oyun Bergama köylü hareketini sönümlendirdi. Daha sonra da girildi altın madenine. Diğer çevre sorunları, termikler, rüzgâr santralları vs karşısında görünmeyen bir şey var bence. Anadolu’nun her yerinde, ekoloji sorunlarının olduğu her yerde irili ufaklı direnişler var. Ama biz bunu göremiyoruz, gösterilmiyor ya da birkaç gazetenin ve gazetecinin gösterdiği kadarını biliyoruz. Her yerde bir çoban ateşi yanıyor. Bu bazen uzun erimli oluyor; işte Karadeniz’de, Artvin’de olduğu gibi, Kazdağı mücadelesinde olduğu gibi. Aslında bu mücadeleler devam ediyor. Kazanımı olan yerler de var. Mesela Gerze... Son derece önemlidir. Aslında ekoloji mücadelesinde nasıl başarılı olunacağının ipuçlarını Gerze vermiştir, ondan önce Yuvarlakçay vermiştir. Ondan da önce her şeye rağmen -son bir iki yıldır Cerattepe’de altın madeni işletiliyor olsa da- Artvin’e 25-30 yıl girememişlerdi. Ve daha geçen yıl Tire’deki Başköylüler şu hukuksuzluk ikliminde ekoloji mücadelesinin nasıl olması gerektiğini bize gösterdiler. Nasıl oluyor? Fiili direnişler yaratıyorlar, halk kendi yaşam alanını Anayasa’nın 56. Maddesinin kendisine verdiği ödev ile koruyor. Fiili mücadelenin yanında hukuki mücadele de eşzamanlı giderse ve eğer oraya siz bütün hukuksuzluğa rağmen şirketi sokmazsanız bir şekilde başarılı oluyorsunuz.

‘BERGAMA’NIN ÖYKÜSÜ SABAHA KADAR SÜRER’

Bergama’da bu saydığın mücadele biçimlerinin neredeyse hepsi vardı ama başarılı olunamadı. Bunu neye bağlıyorsun?

Bergama’da öyle bir psikolojik harp geliştirildi ki... O süreçte Necip Hablemitoğlu’nun “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” isimli bir kitabı çıktı. O kitaptan önce Milli Güvenlik Kurulu’nda Bergama hareketi milli tehdit olarak tanımlandı. Bunların tamamına dair “Kuyudaki Taş” adında bir kitap da yazdım. Milli tehdit olarak tanımlanan bir hareketin sönümlendirilmesine dönük devlet birimleri böyle bir oyun tezgâhladılar. Çok açık. Onların belgeleri de kitapta var. Hablemitoğlu’nun kitabı çok önemli bir role soyundu ve dediler ki: Hareketin arkasında Alman Vakıfları var, dış güçler var, bu nedenle Alman Vakıfları’yla işbirliği içerisinde olan Bergama köylü hareketini sönümlendirelim. Kitapta o iftira vardı. Belgeler sahte, bilgiler sahte, kişiler sahte! Hablemitoğlu’nun yazdığı kitapta belgeleri verdiği söylenen Prof. Dr. Metin Deliormanlı diye birisi şu ana kadar ortaya çıkmış değil. Öyle bir insan yok! ‘Türkiye’de altın çıkartılırsa ekonomimiz batacak o yüzden maden karşıtı mücadeleyi destekleyelim’ diyen Alman Kalkınma Bakanı’nın bir raporundan bahsediliyor, ki kitabın özü de odur. Bu rapor da sahte. Bu kitabı da altın madencileri finanse etti, dağıttı. O süreçte DGM’de bu altın madeni karşıtı mücadele veren 15 kişiye dava açıldı. Dava ilk celsede sonuçlandı. Çünkü bomboş bir dosya. Bu kitabı yazan ve iftirayı atan Necip Hablemitoğlu da ilk duruşmasında tanık olarak dinlenmesinden 8 gün önce öldürüldü. Yani Bergama’da öyle karışık ilişkiler var ki... Bergama’nın öyküsünü anlatsam sabaha kadar sürer.

Peki, son kitabın “Doğa ve Direniş Öyküleri”nden biraz bahseder misin?

20 yıldır çevre gazeteciliği yapıyorum. 20 yıldır yaptığım çevre haberlerinin geri planında aktaramadığım şeylerin hikâyesi var kitapta. Haberci bir haberi 5N 1K kuralı çerçevesinde anlatır ama o haberde onda duygular kalır, düşünceler kalır, insanlar tanır, onların yarattığı izlenimler kalır, onun tortusu kalır. Tür olarak eko-kurgu diyebiliriz bu öykülere ama bu kitapta neredeyse kurgu yok. Ekolojik sorunları bir hayvan, bir insan veya ağaç üzerinden anlattım. Tür olarak da haber dilinden değil de biraz öykü, biraz edebiyat katarak insanların ekolojik sorunlara biraz duyarlılığını arttırabilmişsem kitap görevini yapmıştır.

‘GAZETECİ OBJEKTİF OLMAK ZORUNDA AMA TARAFSIZ OLAMAZ’

Gazetecilik ile aktivistliğin iç içe geçtiği anlar illa ki yaşıyorsundur. Duygularını nasıl bastırıyorsun?

Ben önce gazeteciliğe başladım. Sonra EGEÇEP olsun, Ekoloji Birliği olsun, bu örgütler içerisinde aktif mücadele yürüterek, yürütme kurulu üyeliği yaparak, sözcülüğünü yürüterek ekoloji aktivisti de oldum. Ben gazetecinin tarafsız olduğunu düşünmüyorum. Hele ki yaşamı savunma gibi bir meselede... Gazeteci objektif olmak zorunda ama tarafsız olamaz. Orada doğa katledilirken siz ne diyeceksiniz? Toprağınız, havanız, suyunuz ve sizden sonra gelecek nesillerin, tüm canlıların yaşamı kirletilirken tarafsızım demogosinin arkasına sığınılamaz. Orada ağacı, böceğin ya da insanların, köylülerin yaşadığı sıkıntıyı görüp de ben haberini yapıp gerisine karışmam demek bana göre çok vicdanlı ve doğru bir düşünce tarzı değil.

‘BIFED’İN İZİ SÜRÜLÜYOR, BIFED ÖRNEK ALINIYOR’

BIFED’e dair neler söylemek istersin...

Sanırım ilk veya ikinci BIFED’in açılışına gelmiştim gazeteci olarak. BIFED yabancımız değil, takip ederiz her sene. Bu sene bir gazeteci olarak değil bir belgesel yönetmeni olarak gelme şansı buldum. Son derece önemli, son derece değer verilmesi gereken bir festival. Şu anda BIFED’in izi de sürülüyor. BIFED model alınıyor, örnek alınıyor. Bu sene Bergama’da da benzer bir festival düzenlendi. Bunlar artıyor. Ekoloji mücadelesinin, meselesinin aslında görsel sanatlar alanında, edebiyat alanında daha çok yer bulduğunun kanıtlarıdır bunlar. Bulması da gerekiyor zaten, bulmak zorunda. Gidişat kötü. İklim krizine hiç değinmiyoruz. Değindiğimiz anda bambaşka bir dünya ortaya çıkıyor. Dünya gidiyor elimizden. Kapitalizm bindiği dalı kesiyor ve umurunda değil. Kendisiyle birlikte dünyayı yok etmeye soyunmuş bir sistemden bahsediyoruz.

‘YARIN YİNE AYAĞA KALKABİLİRİZ’

Filmden sonra ana karakter Ahmet Karaçam üzerine sohbet ettiğimizde “biz kazanacağız” demiştin. Hakikaten biz kazanacak mıyız, kazanacaksak hangi yolu izlememiz gerekiyor?

Umutsuzluğun yaşamda bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Mutlaka kazanacağımızı düşünüyorum. Çünkü sistem de gitmiyor. Ülkemizdeki siyasi krizlere, en son Suriye Savaşı meselesine baktığımızda da bütün bunlar yönetememenin sonucudur. Dünyadaki kapitalist sistemin yaşadığı krizler aslında bu sistemle dünyanın gitmediğini gösteriyor. Buna karşı bizim irili ufaklı mücadelelerimize çok küçük, çok cılız demeyelim. Gezi’yi gördük. Üç ağaçtan milyonlarca insanın sokağa çıktığını gördük. Yarın yine ayağa kalkabiliriz. O potansiyel bizde var, o potansiyele sahip gençlerimiz var, mücadele de var, köylüler de var. Bugün Kazdağı’nda, Aydın’ın her köyünde, Anadolu’nun başka yerlerinde mücadele var. O zaten damla damla örülüyor, biz görüyoruz veya göremiyoruz, yeteri kadar yansıtabiliyoruz veya yansıtamıyoruz ama o hareket var ve o hareket hem dünyanın, hem insanlığın, hem de bütün canlıların sonunu getiren sistemi kökünden kazıyıp atacak. Başka yolu yok.  

Demokrat Haber'e destek vermek ister misiniz? >>>

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER