Bir “Ring”in içinde 5 insan yanarak öldü, (Öldürüldü).

Yok öyle kıyametler falan kopmadı Türkiye’de. Ne o aracın komutanları istifa ettiler, ne Adalet Bakanı, ne de o insanları öyle bir araçla gönderen savcı. Üstü küllenmek istenilen her olayda yapıldığı gibi bu kez de “Soruşturuyoruz” denildi o kadar. İnsan haklarıyla ilgilenenler bile bu işin üzerinde yeterince durmadılar. Neredeyse kaynadı gitti konu.

Mahkumlardan bazılarının yakınları “Uçakla götürün masrafı neyse biz ödeyeceğiz” demişler, yetkililer kabul etmemişler.

Etmezler elbette. Ne demek uçak? Mahkumlar uçakla, trenle, gemiyle götürülürlerse o ring denilen işkence araçları ne işe yarayacak?

Türkiye’de bilmeyen kalmamıştır ama yine de bekli gençler bilmez diye açıklayayım. “Ring” cezaevleri arasında mahkum taşıyan araçların genel adıdır. Bunlar minibüslükten çıkmış bir minibüs veya Skoda’dan bozma minibüsler olabileceği gibi, kamyondan bozma otobüsler, yada iyice cılkı çıkmış, tıknefes gidebilen otobüslerden oluşurlar. Bu ringlerin bir bölümü mahkumlar için, arkadaki küçük veya büyük bölüm ise gözetlemeci jandarmalar için ayrılır. Arada demir parmaklıklı yada bütünüyle sacla kaplı, bir gözetleme kapakçığı bulunan kapılar vardır. Bu araçlara “Ring” denilmesinin asıl nedeni yol boyunca bir çok cezaevinden mahkum alıp oralara mahkum bırakmalarıdır. Bu nedenle bir mahkumun üç saatte gidebileceği bir cezaevine, değişik cezaevlerine uğrandığı için yedi sekiz saatte gitmesi de normal sayılır. Devlet kimse için “Tek kişilik ulaşım aracı” sağlayamaz, ne olmuş yolculuk birkaç saat uzamışsa, ölmüş mü mahkum?

Türkiye’nin değişik cezaevlerinde 7 yıla yakın bir süre yatmış olsam da bu süre içinde en çok “Sevke” gönderilen insanlardan biriyim. Biz bu sevkleri “Devlet kasasından iç turizme katkı” olarak isimlendirmiştik. Giderken çevreyi göremesek de Türkiye’yi bir baştan ötekine kat ettik sayılabilir.

Sevkler genellikle “Ansızın”, mahkumun bilgisi olmadan, gece yarısı yada sabaha karşı yapılır. Jandarmalara, subaylara istediğiniz kadar nereye götürüleceğinizi sorabilirsiniz, onlardan sadece “Bilmiyoruz” yanıtını alır, yolculuğun sonunda kendinizi bir başka cezaevinin içinde bulursunuz.

İstanbul-Gayrettepe Siyasi Şube’sinden İzmir Siyasi Şube’ye gönderilmemle başladı sevk öykülerim.

İstanbul’dan bir polis minibüsüyle yola çıktık, Tuzla’da siyasi polisler minibüsü kentin orta yerinde bir caddenin kenarına çekip, bir saate yakın orada beklettiler ve ilginçtir minibüsten inmemize, sigara içmemize izin verdiler. Nedense telaşlıydılar. Sanki kötü bir şeyler yapmak istiyor da beceremiyor gibiydiler. Sonra hiç mola verilmeden götürüldük İzmir’e.

İzmir-Siyasi Şube’den askeri savcılığa, oradan da Narlıdere Askeri Cezaevi’ne yine minibüslerle götürülmüştük. Askeri Mahkeme tarafından tutuklandıktan sonra bir askeri “Ring” ile Şirinyer Askeri Cezaevi’ne götürüldük.

Buraya kadar olan sevklerde sadece bileklerimizde kelepçe vardı ve gerçeği söylemek gerekirse bizleri götürenler hiç de kaba değillerdi. Ama aç olabileceğimizi, suya gereksinim duyabileceğimizi nedense hiç kimse düşünmüyordu. Onların görevi “Paketleri” bozulmadan, kırılmadan yerine teslim etmek, paçayı kurtarmaktı. Bizler “Azılı” yaratıklardık, her an her türlü pisliği yapabilir, adamların başlarını belaya sokabilirdik, insani ihtiyaçlarımız o kadar da önemli değildi.

Şirinyer Askeri Cezaevi’nden İstanbul-Selimiye Askeri Cezaevi’ne ilk kez götürüldüğümüzde 4 kişiydik. Bizi götüren subay ringin önünde yeni olduğu her halinden belli olan bir ciple gidiyordu. Otobüs denilen çağı geçmiş kamyondan bozma askeri araç Manisa yakınlarında zınk diye durdu. Yazının ortasındayız, elbette niye durdular diye merak ettik. Askerler ringin etrafında mevzilendiler, kapı açıldı, “İnin” dediler, indik. “Kaçıyorlardı vurduk” sözüne uygun bir arazideydik. Bir süre merakla bekledik otobüsün yanında. Sonra astsubay ringin sürücüsüne “Oğlum ne oldu” diye yüksek sesle sordu.

“Ring bozuldu komutanım!”

“Yani bu ring İstanbul’a gitmez mi?”

“Gitmez komutanım!”

“Ring gitmezse bu mahkumlar ne olacak?”

“Sizin cipinizle giderler komutanım!”

Ezberletilmiş tiyatro replikleri gibi söyleniyordu bu sözler ve bizler şaşkınlıkla dinliyorduk. Astsubay, “Bakın” dedi bize, “Şimdi yeni araç beklesek gece olur, bu ring de gitmez, sizi cipimle götürürüm ama uslu duracağınıza söz verirseniz götürürüm.”

Ve elbette askerlerin o meşhur sözünü eklemeyi unutmadı: “Bir puştluk yaparsanız sıkarım kıçınıza hiç acımam!”

“Bir şey yapmayız, meraklanmayın” dedim, bindik cipe, astsubay “Biz de insanız kardeşim” dedi ve İstanbul’a kadar sürecek “Kürt, komünist” tartışmasını başlattı. Hakaret etmiyor, kızmıyor, bağırmıyor, gerçekten soruyor, sonra düşüncesini açıklıyordu efendice. Öyle bir an geldi ki kelepçelerimizi de açtırdı.

Bu yolculuk en rahat sevkim oldu. Selimiye Cezaevi’nin bahçesinde bizi oradaki askerlere teslim ederken idam cezası alacağımı bildiği halde “Geçmiş olsun Kadir” dedi, “Dilerim uzun sürmez!”

Selimiye Askeri Cezaevi’nden “Seni yanlış getirmişler” denilerek 15 gün sonra İzmir Şirinyer Askeri Cezaevi’ne otobüs denilen bir teneke kutu içinde bir yığın mahkumla gönderildiğimde sivri akıllı bir astsubay “İdamlıktır, her boku yapar” diyerek beni ve ringdeki herkesi ayaklarımızdan da zincirledi. Önümüzde bir polis otosu eskort olarak gidiyor, otobüsün arka bölümünde silahlı 4 jandarma oturuyor, geriden de jandarma dolu bir minibüs ve siyasi polislerin kullandığı bir otomobil geliyordu. O günleri anımsadıkça “Eskortlu paşalar gibiydik” diyor gülüyorum hala.

Yolculuk boyunca yemek, su, sigara içme gibi ihtiyaçlar karşılanmadığı gibi yedi sekiz saatten önce her hangi bir cezaevinin içinde tuvalete bile çıkarılmıyorduk. Çanakkale Cezaevi’nde tuvalete çıkarıldığımızda da astsubay arkamda durduğu için işeyememiştim zaten. (Bu huyum hala devam eder, biri arkamda durursa ölsem de işeyemem.)

Kelepçeleri bileklerine iyice oturan ve elleri morarıp kan toplayan bir arkadaşımızın durumunu ilgili subaya bildirdik ama “Bir şey olmaz”dan başka yanıt alamadık. Böyle durumlarda mahkumların toplu protestoları, otobüsün tabanını tekmelemeleri genellikle arkadaki askerlerin ağır küfürleriyle yanıt bulur hep. Subaylar sağırdırlar, asla duymazlar protestoları. Biri kalp krizi geçirse bile durum böyledir.

İdam cezasını aldığımda Şirinyer Askeri Cezaevi’nden Buca Kapalı Cezaevi’ne yine bir ring ve eskort eşliğinde gittim. Kent içi yolculuk olduğu için kısa sürdü elbette.

Buca Kapalı Cezaevi’nden ikinci kez “Yanlışlıkla” İstanbul Selimiye Askeri Cezaevi’ne bir ringle götürüldüğümde hiç mola verilmedi, tuvalete çıkamadık, bir şey yiyemedik ve içemedik. Bağırdık çağırdık ama “Aha şimdi, aha şimdi” sözlerinden başka bir şey duyamadık.

Bu kez Metris’te askeri mahkeme önüne yanlışlıkla çıkarıldığım söylendi ve “Eşin duruşmaya gelmediği için hakkında tutuklama kararı çıkardık” dedi hakim.

Hangi adrese yazdınız, diye sordum, yanıt gerçekten tam anlamıyla tiyatroluktu.

“Kimlikteki adresine yazdık!”

“Hakim bey, eşim yıllardır her gün cezaevinin kapısının önünde benimle görüşmek için bekliyor ve görüşemiyor, üstelik sahte kimlikten yargılanıyor, sahte adreste nasıl alsın o mektubu” dedim, aptallaştılar, anında tutuklama kararını kaldırdılar.

Mahkeme sırasında küçük bir deprem oldu, insanlara tepeden bakan, durmadan kalem kıran, idam cezası veren o hakimlerin ve savcının nasıl yerlerinden fırlayıp kaçtıklarını görmenizi isterdim doğrusu. Jandarmalar ve biz “İnsan” sayılmadığımızdan kimse bize “Deprem oluyor, kaçın” demedi elbette.

Selimiye’den Sultanahmet Cezaevi’ne İstanbul içinde sevkimiz sırasında yine o kamyon bozması otobüsün içindeydik. İstanbul içindeki bu yolculuk bile üç saate yakın sürmüştü her nedense.

Sultanahmet’te sadece 10 gün tutulduktan sonra İzmir-Buca’ya sevk edildiğimde beni ve bir arkadaşı bir ciple Maslak Jandarma Alayına götürdüler. İdam cezam onaylanmıştı, “Her halde alayda infaz edecekler” diye düşünmeden edemedim. Uzun bir süre alayda bekledikten sonra içleri jandarma dolu 12 askeri cip eşliğinde, bir cipin içinde Topkapı otobüs garajına götürüldük. Açlık grevindeydim, halsizdim, orada İzmir’e giden bir şehirlerarası otobüse bindirildiğimde sevinçliydim, hemen uyudum. Ellerim kelepçeliydi, yanımda iki asker bir astsubay vardı, otobüsteki insanlar kanlı bir katile bakar gibi bakıyorlardı bana. Elimdeki kelepçe sizleri mutlu etmek için çalıştığımdandır ey halkım diye bağıramadım.

Geceydi, Yalova’da otobüs durduruldu, her yan jandarma kaynıyordu, beni götüren astsubay indi, bir yüzbaşıyla konuştu, telaşla geldi yanıma “Senin cezan onaylandı mı” diye sordu, evet dedim, in dedi, indim otobüsten, bir askeri ciple Yalova Jandarma Karakolu’na götürüldüm. O anda aklımdan geçen tek söz “Eh, buraya kadar Kadir oğlum” oldu, yalana gerek yoktur.

Yalova Jandarma Karakolu’nda yüzü üzgünün üzgünü bir yüzbaşı bana gerçekten çok ama çok “İnsanca” yaklaşınca bu düşüncem iyice pekişti. Çay verdiler, yemek verdiler, sonra da içinde itin bile yatmayacağı kadar pis, iğrenç ve küçücük bir hücreye kapadılar. Kimse ne olduğunu söylemiyor, askerler subaylar telaş içinde gidip geliyorlardı.

Bu olay uzun bir öykü aslında, ama sevkleri anlatıyorum sadece o nedenle kısa geçiyorum. Gece yarısı ismimin söylenmesiyle uyandım, bir astsubay bir de sivil adam hücrenin önünde duruyorlardı. Sivil adam “Kadir, ben Yalova Emniyet Müdürüyüm, bir isteğin varsa söyle, rakı iste getirtmezsem şerefsizim” deyince iyice afalladım, aklımdan “Kim sallar Yalova kaymakamını” sözü geçti, hiçbir şeyinizi istemiyorum dedim.

“Bunlar böyle işte” dedi adam yanındaki subaya, “Ben bunların bu dik kafalarını seviyorum!”

Bu olaydan sonra sabaha kadar uyumadım elbette, uykudan sürüklenerek alınıp sehpaya götürülmek hiç de güzel olmayacaktı. Son yolculuğa başı dik gitmek gerekliydi.

Sabah gün ışımadan peynir, çay, ekmek getirdiler, son lokmayı iyi yemek gerekir diyerek yedim hepsini, sonra bir koşuşturmaca başladı karakolda, beni bahçeye çıkardılar, yüzlerce jandarma dizilmişti yolun iki yanına, bir skoda bozması ringe bindirildim, önümde eskort arkamda üç araba dolusu jandarma, sokadanın içinde neredeyse dizimin üstünde oturmak zorunda kalan 12 askerle yola çıktık.

Nereye gittiğimi bilmiyordum, her halde cezaevine götürüyorlar, infazı orada yapacaklar diye düşünüyordum, askerin biri bir ara “Ulan İzmir’e kadar böyle gidilir mi” deyince “İzmir’e mi gidiyoruz” diye sordum. Asker çözüldü hemen. İstanbul’da Jandarma Alay Komutanı benim sivil bir otobüsle İzmir’e götürüldüğümü duyunca sevki durdurmuş, kendisi gelmiş Yalova’ya, görevli astsubayı evire çevire dövmüş karakolun bahçesinde, öndeki eskortta gidiyormuş o sırada…

Balıkesir’e kadar mola vermediler, tuvalete gitmem gerekli gidemiyorum, askerlere defalarca söyledim, “Yassah” sözünden öte bir şey duymadım, çatladım çatlayacağım, utanmasam çıkarıp üstlerine işeyeceğim, sonunda Balıkesir cezaevinin içinde tuvalete götürdüler, yine bir subay arkamda, dur şu kapıyı kapayayım diyorum kapatmıyor, işeyemiyorum, öylece bindim skodaya yeniden, sancıdan geberiyorum, donuma işeyeceğim diye de korkudan ölüyorum ve Buca Cezaevi’nde onlar teslim işlemini yaparlarken beni tanıyan gardiyanlara “Çekilin” diye bağırıp tuvalete koştum. O anda işemenin dünyanın en güzel eylemlerinden biri olduğunu anlamış bulunuyordum.

Buca’dan Burdur’a sevk sırasında dört kişiydik, ikişerli kelepçelendik, adamlar duruyor, yiyor içiyor ama bizlere hiçbir şey vermiyorlardı. Tuvalete de çıkarmadılar, bizler de “Utanmanın gereği yok” diyerek ringin içine işedik bir güzel, arkadaki bölmede oturan askerler ayaklarına bulaşan sidiği görünce çığlıklar atmaya başladılar.

Sevklerde subayların davranışları önemlidir. İsteyen insan gibi davranır, istemeyen de hayvanlığın daniskasını sergiler.

Burdur’dan Ermenek’e cezaevinde bizlere bir arama sırasında sövdüğü için kovaladığımız, şikayetçi olduğumuz, sonra da savcının önünde temsilci arkadaşımızdan özür dilediği için şikayetimizi geri aldığımız bir yüzbaşı götürdü bizi. Bileklerimize kelepçe takması yetmedi, ayaklarımızı da zincirletti, eşyalarımızı başka bir arabayla arkamızdan göndermeye söz verdiği halde üç ay boyunca eşyalarımıza ulaşamadık.

Saatlerce süren yolculuğun orta yerinde “Şoför Mustafa’nın Yeri” isimli bir kır lokantasında yemek yememize razı olan yüzbaşı bileklerimizdeki kelepçeleri açtırdı ama ayaklardaki zincirleri açtırmadı. Tavşan gibi hoplayarak girdik lokantaya, insanlar gülsünler mi ağlasınlar mı kestiremeden baktılar bize öylece.

Ermenek Cezaevi’nde bir astsubay ayaklarımızdaki zincirleri görünce yüzbaşının yanında “Hangi hayvan yaptı bunu” diye bağırdı, yüzbaşı tıkını çıkaramadı.

Ermenek’ten Konya Cezaevine bir şehirlerarası otobüsle, üç jandarma bir astsubay eşliğinde ilk götürüldüğümde Konya otobüs garajında astsubay, “Ya burada gönderilecek ringi saatlerce bekleyeceğiz yada sen taksi parasını ödeyeceksin, çabucak cezaevine gideceğiz” deyince taksi parasını ödemeyi kabul ettim. Uğruna ölümlere gittiğim halkım çok kötü bakıyordu bileklerimdeki kelepçelere.

Konya’dan geriye de bir mahkumla birlikte küçük bir ringin içinde döndük Ermenek’e. Bizi götüren astsubay dağın tepesindeki lokantada sac kebabı yememize izin verdi, kelepçelerimizi de açtı. Kaçmak istesem de kaçamazdım, üç metre kar vardı dağda, müthiş bir tipi başlamıştı ve ben hiçbir yeri tanımıyordum.

Konya’ya ikinci gidişte skodanın içinde altı idamlıktık. Albay ana yoldan değil de dağ yollarından Konya’ya götürdü bizi korkusundan. Bir ara dağın tepesinde, ormanın içinde, toprak bir yolda durdurdular ringi. Albay yolun her iki ucuna askerleri gönderdi, ötekiler çevremizde dizildiler. Bizler de tek sıra halinde karşılarında yer aldık. Tam kurşuna dizme pozisyonu. Meğer subay içimizden birinin ilk işkenceli sorgusunu İzmir’de yapan adammış, biraz hava basmaya kalkıştı, anında aldı yanıtı arkadaştan ve o da “Bir şey yaparsak kıçımıza sıkacağını” söyledi, ondan sonra da Konya’ya kadar ne mola, ne de tuvalete gitmemize izin verdi. Aç susuz yolculuk yaptığımızı söylemek gereksiz artık.

Konya’dan Çanakkale Cezaevi’ne giderken ne hikmetse Adıyaman Cezaevi’nde, soğuktan gerçekten titreyerek, yarı ayakta yarı oturur biçimde geçirdik geceyi, sonra yolculuğa devam ettik bir ringin içinde. Yine aynı davranışlar vardı elbet, yiyecek, içecek yok, tuvalet yasak!

Çanakkale’den İstanbul-Sağmalcılar Cezaevi’ne bir cipin içinde gittim. Astsubay iyi bir insandı, ama korkuyordu. Yolda küçük bir kaza cezaevinde yemek yememe, tuvalete gitmeme izin verdi. Üstelik kelepçeleri de çıkarmıştı, ama o ünlü sözlerini yüksek sesle söylemeyi de unutmamıştı: “Kıçına sıkarım ona göre!”

Sevk demek bir cezaevinden çıkarken ve ötekine girerken tepeden tırnağa aranmak, askerlerin hakaretine uğramak demekti elbette. 12-13 saat süren yolculuklarda hiçbir şey yiyememek, içememek, tuvalete çıkamamaktı sevk. Hiçbir yeri görmeden eller, ayaklar zincirli gitmekti.

Yine de tüm iğrençliklere karşın ben sevklerde çok ağır hakaret görmedim diyebilirim. Bunu beni götüren subayların, astsubayların az da olsa iyi niyetlerine borçluyum elbette. Ama her sevkte mahkumlara olmadık işkenceleri yapanları da, o işkenceleri yaşayanları da biliyor, tanıyorum.

Bir ringin içinde “Kapı açılmadı” denilerek yanmaya bırakılan 5 insandan sonra düşündüm kendi yolculuklarımı. Biz de her an yanabilirdik gerçekte.